Gönüllere

"Söz güzelliği, davranış güzelliği ve dürüstlükle kemâle erer."

29 Mayıs 2026 Cuma

Anne ve Babaların İmtihanı


Şûrâ suresinde mealen şöyle buyrulur:

Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuk, dilediğine de erkek çocuk verir. Yahut kzlar veya erkekler olarak ikiz çocuklar yaratır. Dilediğini de kısır kılar. O, her şeyi bilendir, her şeye kadirdir.” (Şura, 49, 50)

Bir Hadis-i Şerif’te ise, Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Evlatlarınız, Allah-ü Teâlâ’nın size hediyesidir.”[1], buyurmuşlardır.

Allah-ü Teala‘nın insanoğluna bahşetmiş olduğu sayısız nimetler içerisinde çocuk nimeti, en üstün nimettir. Zira evlat, dünya ve ahiret saadetinin sebebi olma potansiyelini taşıyan, büyük bir hediyedir. Bununla beraber “her nimetin, kendi büyüklüğünce, külfeti de olur” kaidesine göre, çocuk dünyaya gelişinden bil-itibar anne babasına sorumluluklar yüklemektedir. Bu husus şu iki Ayet-i Kerime mealinde bizlere şu şekilde beyan edilmektedir:

“Mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır.” (Teğabün, 15)

“Ey îman edenler, gerek kendinizi gerek ailenizi, yakıtı insanlar ve taş olan (cehennem) ateşinden koruyun.” (Tahrim, 6)

Dini, ahlaki bakımdan büyük tehlikelerin mevcut olduğu günümüzde, Müslüman bir anne baba, evladını nasıl ateşten koruyacak, o emaneti nasıl kaybetmeden taşıyabilecektir?

Üzerinde çok durulması gereken bu önemli sorulara, meselenin en önemli taraflarıyla cevap verelim:

1- Müslüman anne babanın en baştaki görevi, evinde İslami bir hayat yaşayarak çocuklarına örnek olabilmektir. Zira çocuk için ilk muallim anne ve babasıdır.

2- Bazen örnek olunduğu halde yine de istenilen neticenin alınamadığını görmekteyiz. Bu da bize çok dua etmemiz gerektiğini isbat eder. Anne babanın, özellikle babanın, evladına yapacağı dua, peygamberlerin ümmetlerine yaptığı dua gibi, hızlı kabul edilir ve tesir eder. Çoçuklarımızın ahireti için dua etmeyi ihmal etmeyelim.

3- Vakti zamanı geldiğinde, ehlini bularak, evladına dini ilimlerin öğretilmesini ve aynı zamanda onları yaşayabilmesini temin etmektir. Sadece bilgi yüklenmesi, beklenen neticeyi çoğu zaman vermeyebilir. Önemli konu çocuğun öğrendikten sonra, öğrendiklerini yaşayabileceği ortamın ona hazırlanmasıdır. Bu şart yerine getirilmezse, maalesef bozuk çevrenin, çocuğu evinden aldığı terbiyeden uzaklaştırması çok kolaydır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir Hadîs-i Şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır: "Cenab-ı Hak, hakkında hayır dilediği kimseyi dinde fakih-alim kılar."[2] Başka bir Hadîs-i Şerîfte ise şöyle buyuruluyor: "Dünya ve onun içindeki şeyler değersizdir. Sadece Allah'ı zikretmek ve O'na yaklaştıran şeylerle, ilim öğreten alim ve öğrenen talebe bundan müstesnadır."[3]

Görülüyor ki, bu dünyada en büyük şeref, İslamî ilimleri öğrenmek ve öğretmektir. Başka hiçbir ilim, bilim ve meslek, ne ondan daha büyük ne de ona müsavîdir.

İslami ilimler, uçsuz bucaksız bir okyanus gibi derin ve geniş olup, başlangıcı Kur’an-ı Kerim, ilmihal, Siyer-i Nebi gibi derslerle yapılmaktadır. Elbette ki bu dersler sadece temel seviyedir. Bunun ilerletilmesi ve amele çevrilmesi ise çocuklara yaşatılmasıyla mümkündür. 

Yaz tatilleri İslami ilimlerin temellerinin atılması için güzel fırsatlardır. Bütün evlatlarımızı camilere,  Kur'an Kurslarına göndermek, anne babalar olarak sorumluluğumuzu hafifletecek ve evladımızı ateşten korumada bize yardım edecektir.

[1] Tirmizi, Nevadiru’l-Usul fi Ma’rifeti Ehadisi’r-Rasül, c.1, s.586

[2] Sahîh-i Buhârî, İlim 10

[3] Sünen-i Tirmizî, Zühd 14

ÇOCUĞUNA KUR’AN-I KERİM ÖĞRETMENİN SEVABI tıklayınız....

ÇOCUĞUNA KUR’AN-I KERİM ÖĞRETMENİN SEVABI



Çocukların günahsız ve masum ağızlarla Kur'an-ı Kerimi ve onun ilmini

okumaları, hadis-i şeriflerde müjdelendiği üzere; hem kendileri, hem anne ve
babaları, hem de okutanlar için ve onlara maddi ve manevi sahada yardım
edenler için büyük bir rahmet ve bereket vesilesidir.
Bir Hadisi şerifte şöyle buyrulur:
“Bir cemaat Allah’ın evlerinden bir evde toplanır, Allah'ın kitabını okur ve aralarında
müzakere ederlerse, üzerlerine sekinet iner, nur iner, onları rahmet kaplar ve melekler
etraflarını kuşatır. Allah (cc) onları kendi nezdindekiler arasında anar.”

Cenab-ı Hakkın bizlere hediyesi ve Resulullah (sav) efendimizin emaneti olan
Kur'an-ı Kerim’in faziletlerini anlatmaya bizim günahkâr dillerimiz kâfi değildir.
Ayeti kerimelerde ifade buyrulduğu üzere o, kerim yani çok kıymetli ve şerefli, hak ile batılı
ayırt eden yüce bir kitaptır.
Bakara suresinin ilk Ayet-i kerimelerinde şöyle buyruluyor:
“Elif lam mim. İşte şu kitap, Allahü Teala ‘dan korkup kötülüklerden
sakınanlar için şüphesiz tam bir yol göstericidir.”
O öylesine değerli bir hazinedir ki; onunla ilgili zaman, mekan ve insan daima
en büyük değeri kazanmıştır.
Hadisi şerifte ifade edildiği üzere ,”Kur'an-ı Kerim en büyük şefaatçidir.” 
Başka bir hadis-i şerifte şöyle müjdelenmiştir:
“Kur’an-ı kerim okuyunuz. Çünkü Kur’an-ı kerim kıyamet gününde kendisini
okuyanlara şefaatçi olarak gelecektir (Sahih-i Müslim)
Eshabı Kiram dan Câbir bin Abdullah (R.Anh) ın rivayet ettiği şu kıssa,
Kur’an-ı kerime gönül veren, onun ilmini evlatlarına, yakınlarına öğreten
kimseler için onun şefaatinin büyüklüğünü anlamamıza kâfidir:
Bir gün bir adam Resûlullah Efendimiz (sav) e gelerek:

“Yâ Resûlallah! Evlâdına Allâh’ ın kitâbını öğreten kimsenin sevâbı nedir?”
diye sordu.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.):
“Kur’ân-ı Kerîm Allah kelâmıdır, onun sevâbına nihâyet yoktur.” buyurdular.
Sonra oraya Cebrâîl (A.S) geldi, Peygamberimiz (S.A.V.) ona:
“Ey Cebrâîl! Evlâdına Allâh’ın kitâbını öğreten kimsenin sevâbı nedir?”
diye sordu. O da: (aynı şekilde);
“Yâ Muhammed! Kur’ân-ı Kerîm Allah kelâmıdır, onun sevâbının nihâyeti
yoktur.” buyurdular.
Sonra Cebrâîl Aleyhisselam göğe yükseldi, İsrâfîl (as) ın yanına geldi, ona:
“Ey İsrâfîl! Evlâdına Allâh’ın kitâbını öğreten kimsenin sevâbı nedir?”
diye sordu.
O da: “Ey Cebrâîl! Kur’ân-ı Kerîm Allah kelâmıdır, onun sevâbının nihâyeti
yoktur.” Diyerek aynı cevabı verdi.
Sonra Allâhü Teâlâ, Cebrâîl (AS) ı Peygamberimiz (s.a.v.) e gönderdi ve
buyurdu ki:
Yâ Muhammed! Muhakkak Rabbin sana selâm ediyor ve buyuruyor ki:
Evlâdına Kur’ân-ı Kerîm’i öğreten kimse benim Beytimi (yani Kâbe-i
Muazzama’yı) on bin defa haccetmiş, on bin defa umre yapmış, on bin defa
gazâya (cihada) çıkmış, İsmâil Aleyhisselam evlâdından on bin köle âzâd
etmiş, on bin aç Müslümanı doyurmuş, on bin çıplak Müslümanı giydirmiş
gibi sevap alır. Evlâdının Kur’ân-ı Kerîm’den okuduğu her harf için ona on
hasene (sevap) verilir, on günâhı silinir.
Yâ Muhammed! Muhakkak ben ‘elif-lâm-mîm’ için on sevap verilir,
demiyorum, lâkin elif harfi için on, lâm harfi için on, mîm harfi için on sevap
verilir.
Bu ameli, tekrar dirilinceye kadar o kimseye kabrinde arkadaş olur.
Bu ameliyle mîzânda (yani amellerin tartıldığı o İlahi terazide) sevap tarafı ağır
gelir. Bu kişi sırât üzerinden şimşek gibi geçer.
Bu ikramların tamamına ve umduğundan da fazlasına nâil olmadıkça,
Kur’ân-ı Kerîm o kişiden aslâ ayrılmayacaktır.” (Fazilet Takvimi-19 Mart 2019)

Çocuğuna Kur'an-ı Kerim öğretene böyle mükafat verilirse; yüzlerce, binlerce
Ümmeti Muhammedin evladına Kur'an-ı Kerimi, onun ilmini öğretmenin, bu hizmette pay sahibi olmanın ne büyük dereceler kazandıracağını, ancak Rabbimiz bilir, O takdir eder.


SABIR HAKKINDA GÜZEL BİR HİKAYE (DELİ HÜSEYİN)

 


Molla Hüseyin’in hikâyesi çok meşhurdur. Hüseyin isminde bir delikanlı evlenir. Düğününde Kur’an, ilâhi ve mevlidler okuyan, vaaz ve nasihatlerde bulunan hoca efendilerin hâli pek hoşuna gider. Ve Hüseyin de o hocalar gibi olmaya karar verir. İki üç aylık evli iken düşer gurbetin yollarına, ilim öğrenmeye… Biraz da deli dolu birisidir Hüseyin. Hatta köyünde lakabı da Deli Hüseyin’dir. Tam 21 sene köyüne hiç dönmeden ilim okur, hoca olur. Sonunda köyüne gitmek üzere yola çıkar. Yolunun üzerindeki köylere şehirlere uğraya uğraya köyüne doğru yol alır. Bir köyde misafir kaldığında yaşlı güngörmüş bir ihtiyar, köy odasında ona bir sual sorar.

“Sana bir soru soracağım evladım, bakalım bilebilecek misin? Söyle bakalım bana ilmin başı nedir?” der. Deli Hüseyin:
“Besmeledir.”
“Bilemedin.”
“Fatiha’dır.”
“Bilemedin.”
“Nasara Yensuru’dur.”
“Bilemedin.”
“Öyleyse sen söyle, nedir?”
“Yok öyle! o kadar ucuz olmaz. Söyleyemem. Eğer altı ay benim hizmetimde çalışırsan, sana o zaman söylerim.”
“Kabul, çalışırım. Yeter ki, sen bana bunu öğret.”
Köyün güngörmüş ihtiyarı ile Deli Hüseyin arasında bu konuşma geçmiş. Ve Deli Hüseyin, adamın hizmetinde altı ay kalmış. Müddet dolunca Deli Hüseyin:
“Eee, amca! De bakalım bana artık, İlmin başı nedir?”
Köylü:
“Oğlum, ilmin başı SABIRDIR.”
Deli Hüseyin:
“Be adam! Sen beni bu bir kelime için mi bu kadar çalıştırdın. Ben de bilmediğim bir şeyi öğreneceğim diye bekliyordum. Ben sabrı bilmiyor muyum? İstersen sana sabır hakkında saatlerce vaaz edebilirim. Bana bu yapılır mı, senin hiç insafın yok mu?”
Köylü:
“Kızma evladım. Sen sabrın ilmini bilebilirsin, saatlerce vaaz da edebilirsin. Fakat sen sabretmesini bilmiyorsun. Sana bakar bakmaz anladım. Sabrı bilmek ayrı, sabretmek ayrı şey. Sana burada ben sabretmesini öğrettim. Altı ay bekleterek sabretmeyi öğrenmiş oldun. Var git şimdi, yolun açık olsun. Acele karar verme. Sabret sonra karar ver.” demiş ve Deli Hüseyin’i yolcu etmiş.

Deli Hüseyin yoluna devam eder. Köyüne akşamın alaca karanlığında varır. Evine yaklaşınca bakar ki, bir delikanlı evine giriyor. İçine bir kurt düşer. Acaba hanım bir başkası ile mi evlendi?… Acaba?… Acaba?… der durur. “Vururum, billahi vururum, eğer hanımım beni aldattı ise.” diye söylenirken ihtiyarın sözleri aklına gelir…
Ne demişti ihtiyar:
“Sen sabretmesini bilmiyorsun.”
Acele etme Hüseyin. Acele etme, sabret. Hem Resûlullah Efendimiz:
“Siz seferden döndüğünüz zaman ehlinizin yanına gece girmeyiniz, sabahı bekleyiniz.” dememiş miydi? Hele sabah ola hayrola… der. Geceyi köy odasında misafir olarak geçirir. Sabah namazını camide cemaatle kılar. Odaya gelir. Köyün ihtiyarlarına:
“Bu köyde Deli Hüseyin diye birini tanıyor musunuz?” diye sorar. Köylüler:
“Tanımaz mıyız, elbette tanırız. Sabah namazında bize namazı kıldıran genç, onun oğlu idi. O doğmadan babası ilim tahsiline gitti ve bir daha dönmedi.” derler. Deli Hüseyin sabrın ve Peygamberimizin tavsiyesine uymanın güzelliğini bir defa daha anlar ve ALLAH’a şükreder.
Ya bir delilik yapsaydım da akşam evime giren adamı ve hanımımı öldürseydim, hâlim ne olurdu?“diye düşünür. Ve sonra da köylülere kendini tanıtarak evine gider.


27 Mayıs 2026 Çarşamba

Edep ve iffet üzerine muazzam kıssa

 


İslam tarihinden kalpleri titreten, edep ve iffet üzerine muazzam bir kıssa... Hz. Musa'nın Medyen yolculuğunda karşılaştığı iki genç kızla olan diyaloğu, bir erkeğin iffetini ve bir genç kızın hayasını en güzel şekilde bizlere öğretiyor. Şeytanın adımlarından kaçınmak ve Allah rızası için sergilenen o asil duruşun detaylarını okumak için tıklayın. 👇

Link: https://www.gonullere.com/2025/02/hzmusa-asn-iffeti-ve-genc-kzn-hareketi.html?m=1

26 Mayıs 2026 Salı

PEYGAMBERİMİZ(S.A.V) VE SÜNNET-İ SENİYYE


Mahlukatın en şereflisi olan insanoğlunun yaratılış gayesi; Allah’ ü Zül celali tanıyıp, ona kulluk etmektir. Rabbimiz kullarına olan engin merhametinden, onları yarattıktan sonra başı boş bırakmamış kendilerini Hakka davet eden Peygamberler gönderip onlara uymayı da bize emretmiştir.
 Peygamberlerin Hatemi (sonuncusu) olan Efendimiz(S.A.V) de, bizler için hükmü kıyamete kadar baki olan en son ve mükemmel dini ve hayat nizamını getirip tebliğ etmiştir. Ne mutlu bizlere ki Rabbimiz bizleri, O Rasül-ü Kibriya’ya Ümmet kılmıştır. Bu çok büyük bir nimet ve saadettir. Bizlere düşen, O’nun kıymetini bilerek layık olmaya çalışmaktır. Kıymeti bilinmeyen nimetin elden gitmesi mümkün olduğu gibi hesabını vermekte çok zordur.
 Rabbimiz bir Ayet-i Kerimesinde şöyle buyuruyor:
“Habib'im sen; o benim kullarıma deki: Eğer siz Allah-ı seviyorsanız, (ki Allah-ı sevdiğinizi söylüyorsanız, Allah-ı sevmeyi istiyorsanız) bana tabi olun ki: Allah da sizi sevsin, günahlarınızı mağfiret etsin. Cenabı Allah ziyadesi ile mağfiret edici ve merhamet edicidir”. Al-i İmran Suresi, 31
 Bu Ayet-i Kerimede Rabbimiz ehli iman ve ehli itaat olan kullarına şöyle hitap etmektedir. Ey bana inanan, bana itaat eden, beni sevmek isteyen kullarım, sizler kalbinizde ilaha aşkın muhabbetin kaynamasını ve Allah’ın da sizleri sevmesini istiyorsanız, o halde yapacağınız şey açıktır, benim Habibime tabi olmaktır.
 Bu tebaıyyet, bağlılık ne kadar ileri derecede olursa Allah’ın o kişiye sevgisi ve muhabbeti de o kadar ileri derecede olacaktır. Bu durumda her halimizde, yaşantımızda, işimizde, gücümüzde, ibadetimizde ve İctima-i hayatımızda dikkat edeceğimiz en mühim husus Şer-i Şerife ve Sünnet-i Seniyyeye uygunluktur.
 İmamı Rabbani Hz.nin buyurduğu gibi; “Mahbub-u Rabbul alemin olan Rasulullah’a tabi olmakla insan mahbubiyet(yani Allah’ın sevdiği kul olma) mertebesine ulaşır, muhabbet rütbesine nail olur. Akıllı insan zahiren ve batınen tam gücü ile Hayrül Beşer(S.A.V)’e tabi olmaya gayret etmelidir. Vuslat yolu budur”. Mektubat C.1 41.Mektup
Hal böyle olunca hepimiz için yaşantımızın her safhasında, bütün işlerimizde, programlarımızda, günlük yaşantımızda, içtimai münasebetlerimizde, aile içinde ve dışındaki işlerimizde, giyim kuşamlarımızda, hulasa maddi ve manevi her şeyimizde Efendimiz(S.A.V)’in Sünnet-i Seniyyesine sımsıkı bağlanmak mecburiyetindeyiz. Zaman zaman şartlar başka türlü zorlasa da, insanlar farklı şeyler söyleseler de bizim için Şer-i Şerife ve Sünneti Seniyyeye tabi olmaktan daha büyük ve daha mühim bir hedef olmamalıdır. Bu ne kadar zor olursa ecir ve sevabı da o kadar çok olacaktır. Çünkü Efendimizin de buyurduğu gibi:
 “Kim ki Ümmetimin fesada uğradığı(bozulduğu) bir devirde benim sünnetime(yoluma) sımsıkı sarılırsa; o kişi için yüz şehit sevabı vardır”.
 İslam’ın yüce prensiplerine bağlanarak cemiyetimizin terakki ettiği parlak devirlerden bir misal:
Osmanlı sultanı Kanuni, bir Macaristan seferi ordusu ile giderken, askerler güzergah üzerindeki bir bağın bazı bölümlerini yanlışlıkla ezerler. Ordu konakladığından bağı ezilen yaşlı kadın Sultanın huzuruna çıkar ve bağının ezilen yerlerinin ödenmesini ister. Kanuni, onu denemek için “Nine kimi kime, şikayet ediyorsun, benim askerimi bana mı şikayet ediyorsun, beni kime şikayet edersin” deyince o kadın gayet emin bir şekilde “Sultanım eğer zararım ödenmezse seni de Şeriata(dinin hükümlerine) ve onun sahibine şikayet ederim” der. Bu cevap karşısında Kanuni Sultan Süleyman çok hislenir ağlar ve o kadından özür diler, zararını da devlet bütçesinden değil, kendi cebinden fazlası ile öder.
İşte böyle İslam’ın ihtişamlı zamanlarında hem fert olarak hem de cemiyet olarak yüce Dinimizin emir ve yasaklarına riayet etmek elbette çok daha kolaydı. Ancak insanların dinden uzaklaştığı, haramların Allah’a isyanın revaçta olduğu günümüz şartlarında ise dinin emirlerine sarılıp yasaklarından kaçınmak elbette çok daha zordur. Ancak işte bur zorluk çok büyük zuhuratları, ecir ve mükafatları da beraberinde getirmektedir. Efendimiz (S.A.V)’in, yaşayanlara çok büyük müjdeleri vardır. Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:
 “Kötülükler insanlara galip geldiği zamanda bilhassa nefsini düşünerek uzlet et(kötülüklerden sakın) ve doğru yoldan ayrılan insanların halini terk et. Zira ileride muhakkak gelecek olan sabır günlerinde, sabreden kimse elinde ateş tutar gibi meşakkat duyar, o zaman salih amel işleyenler, sair zamanlarda salih amel işleyen elli kişinin ecrine nail olur”.
 Eshab-ı Kiram “Ya Rasulullah o elli kişi bizlerden mi onlardan mıdır?” dediler.
Efendimiz(S.A.V) “Sizlerden elli kişinin” buyurdu. İmam-ı Masum, Mektubat C.1 M.29
 Eshab-ı Kiramdan ellisinin sevabına nail olmak sıradan bir hadise değildir. O Eshab-ı Kiram ki Kur’an-ı Kerimde bizzat övülmüş, kıyamete kadar gelecek Müslümanların en büyükleri olma şerefine nail olmuşlar.
 Ama böyle zor günlerde Sünnet-i Seniyye’ye bağlanabilen müminlere çok büyük ve hususi bir iltimas vardır. Efendimiz(S.A.V) başka bir Hadis-i Şeriflerinde ise:
 “Sizi iki şarhoşluk(gaflet) kaplamıştır : Dünya hayatı ile geçim sevgisi(gafleti) ve cehalete sebep olan şeyleri sevmek gafleti. Bu takdirde sizler iyiliği emredemez ve fenalıktan alıkoyamazsınız.(İşte böyle bir zamanda, böyle bir durumda iken) Kur’an ve Sünnete bağlanarak, emirleri yerine getiren Şer-i Şerif istikametinde devam ederek dinlerini ayakta tutanlar, Muhacir ve Ensar’dan ilk Hak , Muhacir ve Ensar’dan ilk Hak Yolunda yarışanlar, önde olanlar gibidir”. Ramuz el Ehadis Sh.101
 Şah-ı Nakşibend(K.S.) Hz.leri :
 “Yolumuz ender bulunan yollardandır. Rasülullah(S.A.V)’in sünnetlerine tutunmaktan başka bir şey değildir. Eshab-ı Kiramın takip ettiği yolu izlemekten başka gaye yoktur.”
 “Efendimizin sünnetine sarılmak en büyük ibadettir”. Altun Silsile Sh.216
 O halde yukarıdaki izahtan da anlaşılacağı gibi sevgili Peygamberimizin sünnetine sarılmaktan maksat, sadece ibadetlerde farz ve vacipten sonra gelen ve yapıldığında sevap olup; terkinde günah olmayan sünnetleri eda etmek değildir. Burada Sünnet-i Seniyye ifadesi ile kastettiğimiz şey: “Dinde takip edilen yol” demektir. Sünnet, Efendimiz(S.A.V)’in getirip tebliğ buyurduğu ve hayatı boyunca yaşadığı, bizlere talim ve tavsiye buyurduğu hayat nizamı ve başkaları yaptığında hoş gördüğü şeylerdir. İtikat, amel ahlak olarak ona tabi olmaktır.
 Nitekim Sevgili Peygamberimiz(S.A.V) Hadis-i Şeriflerinde;
 “Sizden biriniz kendi heva ve heveslerini, arzularını benim getirdiği Sünnetime tabi kılmadıkça iman etmiş sayılmaz” buyurmaktadır. Siratul İslam Şerhi Sh.101
Sünnetleri yerine getirmek Peygamberimiz(S.A.V)’in şefaatine sebep olur. O’nun şefaati olmadan hangimizin ameli kendisini kurtarabilir. Bizlerin yaptığı eksik noksan ibadetlerin kabulü bile o büyük şefaatçinin sayesinde olacaktır.
Sünnet Kur’an-ı Kerimden sonra dinimizin ikinci kaynağıdır. Sünnetin Kur’an-ı Kerimden sonra ikinci delil olduğu Kur’an-ı Kerimin ayetleriyle sabittir.
“Peygamber(A.S) size neyi verdiyse onu alın. Size neyi yasaklarsa ondan uzak durun”. Haşr Suresi Ayet 7
“Kim Peygamber(A.S)’e itaat ederse; muhakkak Allah’a itaat etmiştir”. Nisa Suresi Ayet 80
 “O, kendiliğinden konuşmamaktadır. O’nun konuşması ancak indirilen bir vahiydir”. Necm Suresi 3-4
Kur’an-ı Kerim her şeyi bütün teferruatıyla anlatmamış; onun tebliğini ve izahını Rasulullah Efendimiz(S.A.V)’e bırakmıştır. Kur’an-ı Kerimde bildirilen bazı emirlerin ifasını ise bizlere Efendimiz(S.A.V)’in sünnetleri öğretmiştir. Mesela Kur’an-ı Kerimin yaklaşık 80 yerinde namaz emredilmiş; ancak bunun nasıl kılınacağını bütün teferruatı ile Peygamberimiz(S.A.V) öğretmiştir. Zekatın eda ediliş şekli, yine sünnetle bilinmiştir.
Sünneti dışlayıp sadece Kur’an-ı Kerimle, onun da bazı ayetleriyle İslam’ı anlatmaya çalışıp, adına da yüce kitabımızın ismini kullanıp “Kur’an Müslümanlığı” diyerek insanları ifsat etmek, sapıtmak, yüce dinimiz İslamiyet’i köklerinden, temellerinden yıkma ve budama gayretinin, bu husustaki sinsi planların bir neticesidir.
*********************************************************************
 H. Ş. “Allah’ım! Senden yardım diler, senden hidayet ister, sana istiğfar eder, sana tevbe eder, sana iman eder, sana tevekkül eder ve seni her türlü hayırla överiz. Sana Şükrederiz, nankörlük etmeyiz. Ve sana isyan edeni terk eder ondan uzaklaşırız.”
H.Ş. “Allah’ım! İşlediğim kusurların şerrinden sana sığınırım, bana ihsan ettiğin nimetini sana itiraf ederim, günahımı da itiraf ederim. Beni bağışla, çünkü senden başka hiç kimse günah bağışlayamaz.”
SALAT-Ü SELAM HER TÜRLÜ İHTİRAM EFENDİMİZ (S.A.V) ÜZERİNE OLSUN
AMİN
 
 
 

EN BÜYÜK İSTİĞFAR: TESBİH NAMAZI VE BU NAMAZDA OKUNAN TESBÎHİN FAZÎLETİ

 


Tesbih namazı tevbenin, istiğfârın en büyüğü ve bütün vücutla yapılanıdır.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.), amcaları Hz. Abbâs’a (r.a.) hitâben tesbih namazı ile alâkalı şöyle buyurmuşlardır:

“Ey amca! Sana on (çeşit günahını silecek) şey(i) haber vererek ikrâm etmiş olayım ki, onu işlediğin vakit günâhının evveli ve âhiri, yenisi ve eskisi, hatâ ile ve kasden yapılanı, küçüğü ve büyüğü, gizlisi ve âşikâr olanı mağfiret edilmiş olsun. Dört rek’at namazı kılarsın… Gücün yeterse bu namazı her gün kıl. Her gün kılamazsan ayda bir kere kıl. Onu da yapamazsan senede bir, onu da yapamazsan ömründe bir kere kıl.”

Tesbîh namazı 4 rek’attir. Bu namazda 300 defa şu tesbih okunur:

“Sübhânellâhi velhamdü lillâhi velâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil-azîm.”(Allah şerikten ve kusurdan uzaktır. Her türlü hamd ve minnet Allah’a mahsustur. Allah’tan başka ilah yoktur. Güç ve kuvvet ancak yüce ve azamet sahibi olan Allah’a mahsustur.)

Bu tesbih, namaz içinde şu kadar okunur:

15 kere, Sübhâneke’den sonra (Fâtiha’dan önce),
10 kere, zamm-ı sûreden sonra,
10 kere, rükûda, (tesbihlerden sonra)
10 kere, rükûdan kalkınca ayakta (kavmede),
10 kere, birinci secdede, (tesbihlerden sonra)
10 kere, iki secde arasındaki oturuşta (celsede),
10 kere, ikinci secdede. (tesbihlerden sonra)

Birinci rek’atte okunan tesbihlerin adedi 75’tir.

İkinci rek’atte aynı sıralama ile yine 75 defa okunur.

Üçüncü ve dördüncü rek’atler de böyle kılınır. Birinci kâdede (oturuşta) tahiyyattan sonra salli ve bârik, üçüncü rek’ate kalkınca önce sübhâneke okunur.

Tesbih namazı, kılınması teşvik edilmiş bir namazdır. Bunu alışkanlık hâline getirmek müstehaptır. Kılmasını bilmeyenlerin istifâde etmesi maksadıyla cemaatle de kılınabilir.   (Muhtasar İlmihal, Fazilet Neşriyat)

***

TESBÎHİN FAZÎLETİ

Peygamberimiz (s.a.v.)’e bir adam geldi “Benim Kur’ân’dan birşey al(ıp oku)mağa gücüm yetmiyor. Bana yetecek olanı öğretiniz.” dedi. Resûlullah ‘Sübhânallâhi velhamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azim.’(Allah şerikten(ortaklıktan) ve kusurdan uzaktır. Her türlü hamd ve minnet Allah’a mahsustur. Allah’tan başka ilah yoktur. Güç ve kuvvet ancak yüce ve azamet sahibi olan Allah’a mahsustur.) deyin.” buyurdular. (Hadîs-i Şerîf, S. Ebû Dâvûd)

Abdullâh İbn-i Abbas (r.a.) şöyle anlatır:

Allâhü Teâlâ arşı yaratınca meleklere onu taşımalarını emretti. Onu yüklenmek meleklere ağır geldi. Bunun üzerine Allâhü Teâlâ onlara şu emri verdi: “Sübhânallâh” deyiniz. Melekler “Sübhânallâh” deyince onu yüklenmek onlara hafif geldi. Ve onlar yıllar boyu “Sübhânallâh” dediler. Hz. Âdem (a.s.) yaratıldıktan sonra aksırdı. Allâhü Teâlâ ona “Elhamdülillâh” demesini ilhâm etti. Hamd edince, Allâhü Teâlâ ona şöyle buyurdu:

“Yerhamukellâh: Rabbin sana merhâmet eder. Seni bunun için yarattım.” Hz. Adem’in cümlesini duyan melekler dediler ki Bu bizim için ikinci güzel ve şerefli kelimedir. Onu bırakmamız doğru olmaz.

Bundan sonra: Sübhânallâh, Elhamdülillâh” demeye başladılar. Allâhü Teâlâ Hz. Nûh (a.s.)’a halkına anlatmak üzere: “La ilâhe illallâh” Kelime-i tevhidini söylemelerini vahyetti. Ancak bu şekilde onlardan râzı olabileceğini anlattı. Bunu duyan melekler dediler ki: Bu da güzel, şerefli bir kelime, bunu bırakmak da bize yakışmaz. Ve duâlarına bunu da eklediler. Senelerce “Sübhânallâhi velhamdü lillâhi velâ ilâhe illallâh…” dediler.

Hz. İbrahim’e (a.s.) Allâhü Teâlâ kurban emrini verdi. Kurban için kendisine bir koç gönderildi. Koçu görünce sevindi; “Allâhu Ekber” dedi. Melekler bunu duyunca: Bu, dördüncü güzel bir kelimedir, dediler ve duâlarına eklediler. Bundan sonra hep şöyle dediler: “Sübhânallâhi velhamdü lillâhi velâ ilâhe illallâhû vallâhû ekber” Cebrâil (a.s.) bunu hikâye edince Rasûlüllâh (s.a.v.)’ın hoşuna gitti.“Lâ havle velâ kuvvete illa billâhil-aliyyi’l-azîm.” dedi. Bunu duyan Cebrâil (a.s.) şöyle dedi: Bu cümleyi de öbürlerine ekle. İsrafil (a.s.) Peygamber Efendimize (s.a.v.) geldi ve şöyle dedi: “Yâ Muhammed (s.a.v.), bir kimse “Sübhânallâhi velhamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm.”(Allah şerikten ve kusurdan uzaktır. Her türlü hamd ve minnet Allah’a mahsustur. Allah’tan başka ilah yoktur. Güç ve kuvvet ancak yüce ve azamet sahibi olan Allah’a mahsustur.) tesbihini bir defa okursa Allâhü Teâlâ ona beş haslet ihsân eyler:

1. Allâh (c.c.) onu çok zikreden zümre arasına yazar.

2. Gece ve gündüzde kendisini zikredenlerin en fazîletlisi eyler.

3. Bu tesbihler, onun için cennette dikili ağaçlar olur.

4. Bu tesbihler, o kimsenin günahlarını döker. Tıpkı bir ağacın kuru yapraklarını döktüğü gibi.

5. Allahü Teala onu gözetir.Allahü Teala bir kimseyi gözetirse ona azab etmez.

Fazilet takvimi  17 Mart  2006 Cuma

***

LÂ HAVLE VELÂ KUVVETE’NİN ESRARI

Resûlullah Efendimiz (s.a.v) buyurdular: “Kim ‘Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azim’ derse doksan dokuz hastalığa devâ olur ki en hafifi gam, tasadır.”

Resûlullah Efendimiz (s.a.v) buyurdular: Mirac gecesinde İbrahim (a.s.)’ı gördüm. ‘Yâ Muhammed, ümmetine selam söyle ve onlara haber ver ki cennetin toprağı tertemizdir, su lezzetlidir ve ona ağaç dikmek ise ‘Sübhanallahi velhamdülillâhi velâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azim.’ sözüdür.

Resûlullah (s.a.v) “Cennet fidanlarını çoğaltın” buyurdu. Ashab-ı kiram cennet fidanlarının ne olduğunu sordular “Mâşaallâhü Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh’tır.” buyurdular.

24 Mayıs 2026 Pazar

SILA-İ RAHİM RAHMETE VE CENNETE YAKLAŞTIRIR.

 

Bir a’râbî, Resûlullâh’ın (s.a.v.) devesinin yularından tuttu ve: “Yâ Resûlallâh! Beni, cennete yaklaştırıp cehennemden uzaklaştıracak bir ameli bana söyleyiniz.” dedi. Resûlullah (s.a.v.), “Allâh’a ortak koşmadan ona ibâdet et, namazı kıl, zekâtı ver ve sıla-i rahim yap (akrabâlarını ziyâret et).” buyurdu.

Abdullah bin Ebû Evfâ (r.a.) anlattı: Bir arefe akşamı Resûlullâh’ın (s.a.v.) huzûrunda oturuyorduk. O sırada Resûlullah Efendimiz (s.a.v.): “Sıla-i rahim yapmayan (akrabalarıyla alâkasını kesen) kimse bizimle birlikte oturmasın; yanımızdan kalksın.” buyurdular. Bunun üzerine, halkanın en sonunda bulunan bir kişi kalkıp gitti ve fazla zaman geçmeden tekrar geldi. 

Resûlullah (s.a.v): “Halkadan senden başka kimse kalkmadı. Sen neden gittin?” buyurunca: “Yâ Resûlallah! Sizin söylediklerinizi işitince, hemen teyzemin yanına gittim. O, bana dargındı. Beni görünce, ‘Seni buraya getiren sebep nedir? Sen böyle yapmazdın.’ dedi. Ben de sizin buyurduklarınızı ona haber verdim. Bunun üzerine birbirimizden özür diledik. Birbirimiz için Allâhü Teâlâ’ya istiğfar ettik.” dedi. 

Resûlullah (s.a.v): “Güzel bir şey yaptın, oturabilirsin.” buyurduktan sonra: “Dikkat ediniz! Allâh’ın rahmeti, içinde birbirine dargın olanların bulunduğu bir topluluğa inmez.” buyurdular.

Fakîh Ebu’l-Leys es-Semerkandî (rh.) buyurdu ki: Bu hadîs-i şerîf, kişinin akrabaları ile alâkasını kesmesinin büyük günahlardan olduğuna delâlet eder. Çünkü bu dargınlık, o kimseye ve yanındakilere Allâh’ın rahmetinin inmesine mâni olur. Bunun için sıla-i rahmi (yakın akraba ile alâkasını) kesen Müslümanın tevbe etmesi, işlediği bu günahtan dolayı Allah’tan mağfiret dilemesi ve onları ziyâret etmesi lazımdır. (Tenbîhü’l-Gâfilîn)

/ FAZİLET TAKVİMİ Salı-04-Haziran-2019

Arefe, Bayram Günleri ve Gecelerinin Fazileti, Müslümanın Bayramları


AREFE GÜNÜNÜN FAZİLETİ  

Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurdular:

“Allâh katında arefe gününden daha fazîletli hiçbir gün yoktur. Arefe gününde Allâhü Teâlâ rahmeti ile dünyâ semâsına tecellî eder, yer halkı ile gökteki meleklere karşı iftihar edip şöyle buyurur: 'Kullarıma bakınız. Azâbımı görmedikleri hâlde rahmetimi umarak, her dar yoldan terli olarak toz toprak içerisinde, saçları dağınık bir vaziyette bana geldiler. Kullarımın cehennem azâbından kurtulup bağışlanmaları en çok arefe gününde olur.'

“Şeytanın arefe gününden başka hiçbir günde daha zelîl, daha hakîr, daha küçük ve daha öfkeli görüldüğü olmamıştır. Bu, arefe gününde Allâh’ın rahmetinin inmesinden ve Allâh’ın günâhları bağışlamasındandır. Bir de Bedir Muhârebesi’nde böyle görülmüştür. Çünkü şeytan o zaman, Cebrâil Aleyhisselam’ı (düşmana karşı) melekleri saf yaparken görmüştü.”

“Kim ki arefe gününde Allâh’tan dünyâ ve âhirete âit bir hâcetini isterse, Hz. Allâh onu yerine getirir.”

Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v.) arefe günü akşamı ümmeti için duâ ettiler. Duâsına şöyle icâbet edildi: “Zulmederek başkasının hakkını alanlar hâriç bütün ümmetin affedildi. Muhakkak ben, mazlumun hakkını zâlimden alıcıyım.”

Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Yâ Rabbi! Dilersen mazluma cennetini verir, zâlimi de mağfiret edersin” diye ilticâ ettiler. Arefe akşamı buna cevap verilmedi. Sabah olunca Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v.) duâsını Müzdelife’de tekrar ettiler. Orada “İstediğin verildi” buyuruldu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) güldü. Onun güldüğünü gören Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer (r.anhüma) sebebini sordular.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Muhakkak Allâh'ın düşmanı İblis duâmın kabulünü ve ümmetimin mağfiret olduğunu öğrenince gâyet perişan bir vaziyette yerden toprak alıp başına saçıyordu. Onu böyle görünce güldüm.” buyurdular.

http://www.fazilettakvimi.com/tr/2012/10/21.html

***

H.Ş.:“Kim Ramazan ve Kurban Bayramı gecelerini karşılığını sadece Allâh’tan bekleyerek(namaz, duâ ve zikirle) ihyâ ederse, kalblerin öldüğü günde onun kalbi ölmez.” (Süyûtî, el-Camiu’s-Sağîr)

H.Ş.:Allâhü Teâlâ’nın, kullarını Cehennem’den en çok âzâd ettiği gün Arefe günüdür.” (Sahîh-i Müslim)

H.Ş.:“Kim şu beş geceyi ihya ederse o kimseye cennet vacib olur: (Arefeden önceki) Terviye gecesi, arefe gecesi, Kurban Bayramı gecesi, Ramazan Bayramı gecesi, Şaban’ın on beşinci gecesi.” http://www.fazilettakvimi.com/tr/2013/6/23.html

H.Ş.:“Âdemoğlu, Kurban Bayramı günü Allah için kurban kesmekten daha sevimli bir iş yapmış olamaz.” (Sünen-i Tirmizî)

H.Ş.:Allâhü Teâlâ katında günlerin en büyüğü Kurban Bayramı günüdür, sonra da ikinci günüdür.” (Müsned-i Ahmed)

H.Ş.:“Kurban günü, bayram yapmakla emrolundum. Allahü Teâlâ onu bu ümmet için bayram kılmıştır.” (Sünen-i Nesâî)

***

Yılda iki bayram vardır: Birisine ıyd-ı fıtır yani Ramazan bayramı, diğerine ıyd-ı adhâ yani kurban bayramı derler.

Her mü’minin bu bayram gecelerini mümkün olabildiği kadar zikir, fikir, tesbih, dua ve diğer taat ile ihya etmesi islam âdâbındandır. Nitekim hadis-i şerifte:

“Kim Ramazan ve Kurban Bayramı gecelerini karşılığını sadece Allâh’tan bekleyerek (namaz, duâ ve zikirle) ihyâ ederse, kalblerin öldüğü günde onun kalbi ölmez.””, buyurulmuştur.

En’am suresinin 122. ayeti (*) kerimesinde meyyit’ten murat küfür ve hay’den murat iman’dır diye tefsir olunmuştur.

Bu mânâya göre, bayram gecelerini ihya eden kimselerin kalpleri ölmez demektir. O kimseler, ahirete iman ile giderler demektir ki, bu en büyük bir hüsn-ü hâtime müjdesine delâlet etmektedir.

Mecmâ’ul Âdâb
Sofuzade Seyyid Hasan Hulûsi

Salah Bilici Kitabevi

 (*) 122- Ölü iken hidayetle dirilttiğimiz, kendisine insanlar arasında yürüyecek bir nûr verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp, ondan çıkamayan kimse gibi olur mu? Fakat kâfirlere, yaptıkları, böyle süslü gösterilir. (En’am suresi)

***

Allah’ın emrine uyarak hareket edenler sadece dünyada değil âhirette de saadetli ve sevinçli günlere kavuşacaklardır: Mü’min, bu fani hayata veda ettiği gün âhiret bayramlarının ilkini kutlayacaktır. Kabre girerek Münker ve Nekir meleklerinin sorularını cevaplandırdığı, kıyamet gününde Allah’ın huzuruna gelerek dünyada yaptıklarının hesabını vermek sûretiyle mizan başında sevabının ağır geldiği, sırat köprüsünü geçerek cennete girdiği ve nihayet nimet ve lezzetlerin en büyüğü olan Allah’ın Cemalini görme bahtiyarlığına erdiği gün de onun bayram günleri olacaktır.

 

***

BAYRAMIN FAZİLETİ

Sevval Ayi'nin ilk günü olan Ramazan Bayrami Günü ile Zühicce'nin onuncu günü olan Kurban Bayrami Günü'ne bu ismin verilmesinin bir kac sebebi ileri sürülür. Birinci görüse göre, mü'minler bu günlerde gerek Ramazan Orucunu bitirerek Sevval ayindan alti gün oruç tutmaya yönelerek, gerekse farz olan hacc'i edâ edip Peygamber imizin ziyaretine yönelerek Allah'a (C.C.) karsi ibadet etmekten Peygamber imize hürmet etmeye dönerler.

Ikinci görüse göre, bayramlarin her yil tekerrür etmelerinden dolayidir. Çünkü görüse göre, bu ismin sebebi. Allah'in bu günlerdeki iyilik ve bagislarinin bollugudur. Diger bir görüse göre de, bu günlerin gelmesi ile ortaliga sevine ve nese geldigi için bu günler, bu adi almislardir.

Peygamber imizin kildigi ilk bayram namazi. Hicretin ikinci yilina restlayan bir Ramazan Bayrami Namazi'dir. Bundan sonra Peygamber imiz Bayram Namazi'ni devamli kildigi için, sünnet-i müekkede'dir.

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

«— Bayramlarinizi tekbirler ile senlendiriniz.»

«— Kim bayram günü üç yüz kere «sübhanellahu ve bihamdihi» der ve sevabini ölmüs müslümanlara bagislarsa, her müslüman ölünün kabrine bin nûr iner ölünce Allah kendi mezarina da bin nûr gönderir.»

Vehb Ibni Münebbih buyuruyor ki; «Seytan her bayram günü öfkesinden inler. Etrafina toplanan yardakçilari «Seni öfkelendiren nedir, efendimiz» diye sorarlar. Seytan da onlara su cevabi verir. «Bu gün Allâh Muhammed (S.A.S) ümmetinin günahlarini afvetti Onlari mutlaka nefsi arzulara ve hazlara daldirarak oyalamalisiniz.»

Allah, Ramazan Bayrami Günü cenneti yaratti. Tûbâ agacini dikti, Cebrail'i. (A.S.) vahiy indirmek üzere vazifeiendirdi. Firavun büyücülerinin tevbesini kabul etti.»

Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor kh

«— Kim, önemini bilerek bayram gecesini ibâdet ile geçirirse, kalblerin öldügü gün onun kalbi diri kalir.»

Hz. Ömer. ogullarindan birini bayram günü sadece yirtik bir gömlek içinde görünce aglamaya baslar. Oglu ona «Niye agliyorsun» diye sorar.

Hz. Ömer ogluna «Yavrum, bayram günü seni çocuklar bu yirtik gömlekle görünce hayal kirikligina düseceginden çekiniyorum» diye cevap verir. Oglu da ona «Ancak Allah'in Rizâsi'ndan mahrum kalan veya ana - babasina âsi olanlar hayal kirikligina düserler. Ben ise senin hosnutlugun sayesinde Allah'in Rizasi'ni kazanacagimi umuyorum» diye cevap verir. Bunun üzerine Hz. Ömer gözyaslari içinde oglunu bagrina basar ve ona duâ eder.

Su beyitlerin sâiri, ne güzel söyler:

«Dediler ki; «yarin bayram, ne giyeceksin?»

Dedim ki, «Kuluna susayinca su sunan Allah'in bagisladigi elbiseyi

Fakirlik ve sabir öyle iki elbisedir ki.

Onlarin arasinda barinan kalbin sahibi bayram ve Cum'âlari
görür.

Ey ümidim! Sen yoksan bayram matemdir bana.

Sen bana görünür veya sesini duyurursan, o zaman benim için
bayram var.

Bildirildigine göre. Ramazan Bayrami sabahi, Allah (C.C), Melekleri yeryüzüne indirir. Onlar sokak baslarina dikilerek insanlardan ve cinlerden baska her canlinin duydugu bir sesle söyle seslenirler.

«Ey Muhammed ümmeti! Büyük günahlari afveden ve bol bagislar sunan kerem sahibi. Rabb'inize çikin.»

Mü'minler namaza katilinca ulu Allah, meleklere «Vazifesini yapan isçinin karsiligi nedir» diye sorar. Melekler «Yaptigi isin mükâfatini almaktir.» diye cevap verirler. Bunun üzerine ulu Allah «Sizi sâhid tutarim ki, onlara mükâfat olarak rizami ve magfiretimi verdim.» buyurur.

Kaynak : http://kitap.mollacami.com/kalplerin-kesfi/bayramin-fazileti.html

TERVİYE VE AREFE GÜNÜ

 


Rabbimizin ihsanı olan çok mübarek günler içerisindeyiz.

Bu gün terviye, ertesi arefe ve sonra bayram.

Arefe gecesi ve günü, Bayram gecesi ve günü müminler için en kıymetli zamanlardandır.

Arefe günü; Hacca giden müminlerin Hacc’larının tasdik olduğu, dualarının kabul edildiği, günahlarının bağışlandığı büyük bir gündür.

Yarın öğleden akşama kadar hacılar, Arafatta Cenab-ı Hakk'a gözyaşı dökerek dua ve ilticada bulunacaklar.

Hadis-i Şerifte şöyle buyruluyor:

 “Arefe günü kadar Cenabı Hakkın kullarını Cehennem’den azat ettiği başka bir gün yoktur.” Bu çok büyük bir müjdedir.

Diğer bazı hadisi şeriflerde şöyle müjdelenir:

“Zilhiccenin ilk on gününün faziletlerinden mahrum kalanlara yazıklar olsun. Hele bir de arefe günü var ki,onun hayrı saymakla bitmez.”(Müsned-i Ahmed)

Kim ki Arefe gününde Allâh’tan  dünyâ ve âhirete âit bir ihtiyacını isterse, Hz. Allâh onu yerine getirir.”

O halde böyle bir günün manevi bereketinden daha çok istifade etmek için; mümkünse oruçlu olmalı, ibadet ve duayı artırmalıyız.

Hacca gidemeyen Müslümanlara,  Arefe günü öğle ile ikindi arası, kendini Arafat'ta kabul ederek Allah rızası için 2 rek'at namaz kılmak tavsiye edilir.

Her rek'atte 1 Fâtiha, 3 Kul yâ eyyühel-kâfirun, 10 İhlâs-ı şerîf okunur.

Namaza şu niyetle başlanır: Yâ Rabbî, bugün şu saatlerde Arafat'ta binlerce müslümanın "Lebbeyk" diye ilticâ ettiği zamanda, âciz kulun orada bulunamadı. Bu kulunun rûhunu onlarla beraber kılıp, benim ilticâmı da onların ilticâsına ilhak buyur. Orada afv-ı umûmîye mazhar kıldığın kullarına beni de ilhak eyle, Allâhü Ekber.“

 Namazda sonra: 11 veya 70,istiğfar,tevhit,tekbir ve okunan hususi tesbih,fazilet takvimlerinde ve dua kitaplarımzda mevcuttur.

 Arefe ve bayram Bayram geceleri ayrıca Hatm-i Enbiyâ, Hatm-i İstiğfâr yapmak ve tesbih namazı kılmak tavsiye edilir.

Arefe günü sabah namazından, bayramın 4'üncü günü ikindi namazına kadar, bütün farzlarda selamdan hemen sonra teşrik tekbirleri getirmek, kadın-erkek her mükellefe vâciptir.

 Bakara suresinin 203.ayeti kerimesinde mealen;

” Ve bir de sayılı Hac günlerinde Hz. Allahı (tekbir getirerek) zikredin.” Buyrulması, teşrik günleri içindir ki bu günlerin büyüklüğünü gösterir.

Bu günlerin büyüklüğü ile alakalı Resulullah(sas) Efendimiz buyuruyorlar ki:

“Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan dua, tevbe reddolmaz.  Bunlar: Ramazan ve Kurban Bayramı geceleri, Berat Gecesi ve Arefe Gecesi. (İsfehani )

Şeytanın arefe gününden başka hiçbir günde daha zelîl, daha hakîr, daha küçük ve daha öfkeli görüldüğü olmamıştır. Bu, arefe gününde Allâh’ın rahmetinin inmesinden ve Allah’ın günâhları bağışlamasındandır.Bir de Bedir Muhârebesi’nde  böyle görülmüştür. Çünkü şeytan o zaman, Cebrâil  Aleyhisselam’ı  (düşman´a karşı) melekleri saf yaparken görmüştü.”

(06 Ağustos2019  fazilet takvimi) (İmam-ı malik; Muvatta) (Abdülkadir Geylani; Gunyetü’t-talibin)

Bu günlerin sonunda müminler için büyük bir kurtuluş ve bayram geliyor. Bayramın en mühim vecibesi olan, Kurban ibadetinin maddi ve manevi bereketinden hem kendimiz, hem de aile fertlerimiz ve çoluk çocuğumuzun istifade etmesi için çalışmalıyız. Öyle ki sene içerisinde taksitle ancak ödeyebilecek olanların bile bu nimetten mahrum kalmamaları, İslam Âlimlerince ısrarla tavsiye edilmektedir. Çünkü; Kurbanlık temini için gösterilen her gayret ibadet değeri taşır.           

Hz. Ali efendimizden şu şekilde rivayet olunmuştur:

”Bir kimse evinden Kurbanlık almak için çıksa, o kimsenin her adımı için on sevap yazılır, on günahı silinir ve o kimseye cennette on derece verilir.

Almak için konuştuğu zaman o kimsenin sözleri tesbih olur.

O kurbanın parasını verdiğinde, her bir dirhem için yedi yüz hasene yazılır. Kurban yatırılıp kesilince, kesildiği yerden yedi kat yere varıncaya kadar ne varsa hepsi o kimse için istiğfar eder. Kanı aktığı zaman Alemlerin Rabbi olan Allah(C.C.), her damlasından on melek halk eder. O melekler kıyamete kadar o kimse için istiğfar ederler. Verdiği, ikram ettiği etin her lokması için Hak Teala İsmail (as)’ın evlatlarından bir köle azat etmiş sevabını verir.

Kaynak : Mekasidu’t-Talibiyn Sayfa 363-364

***

 Allahü Teala  öncelikle şu veya bu nedenlerden dolayı kurban kesemem bahaneleri bulmadan, nasıl  kurban keserim niyetiyle güzel kurbanlar almayı ve kestiğimiz kurbanları kabul buyuracağı kullarından eylesin. Niyetimiz kültüre, dondurucuya vs.  et doldurmak olmasın. Şuurlu müslüman dünya ihtiyaçlarından mesela buzdolabı veya çamaşır makinasını taksitle alıp ödüyorsa Allah rızası ve ahirette bineğimiz olacak kurbanını taksitle veya peşin olarak alır,  keser.

Ayet-i Kerime: “Elbette o (kurban)ların ne etleri, ne kanları Allâh’a ermez. Ona sizden ancak takvâ erecektir…” (Hacc Sûresi, âyet 37)

Hadis-i Şerif :  “Âdemoğlu, Kurban Bayramı günü Allah için kurban kesmekten daha sevimli bir iş yapmış olamaz.” ( Sünen-i Tirmizî)

"]kurban1. Okumayanlar mutlaka okumalı![/caption] 

EN FAZİLETLİ GÜN AREFE GÜNÜ


 


“Allâhü Teâlâ’nın, kullarını Cehennem’den en çok âzâd ettiği gün Arefe günüdür.” (Hadîs-i Şerîf, Sahîh-i Müslim)

Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurdular:

“Allâh katında arefe gününden daha fazîletli hiçbir gün yoktur. Arefe gününde Allâhü Teâlâ rahmeti ile dünyâ semâsına tecellî eder, yer halkı ile gökteki meleklere karşı iftihar edip şöyle buyurur: 'Kullarıma bakınız. Azâbımı görmedikleri hâlde rahmetimi umarak, uzak yoldan terli ve toz toprak içerisinde, saçları dağınık bir vaziyette bana geldiler. Kullarımın cehennem azâbından kurtulup bağışlanmaları en çok arefe gününde olur.'

“Şeytanın arefe gününden başka hiçbir günde daha zelîl, daha hakîr, daha küçük ve daha öfkeli görüldüğü olmamıştır. Bu, arefe gününde Allâh’ın rahmetinin inmesinden ve Allâh’ın günâhları bağışlamasındandır. Bir de Bedir Muhârebesi’nde böyle görülmüştür. Çünkü şeytan o zaman, Cebrâil Aleyhisselam’ı (düşmana karşı) melekleri saf yaparken görmüştü.”

“Kim ki arefe gününde Allâh’tan dünyâ ve âhirete âit bir ihtiyacını isterse, Hz. Allâh onu yerine getirir.”

Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v.) arefe günü akşamı ümmeti için duâ ettiler. Allahu Teâlâ duâsını kabul edip: “Zulmederek başkasının hakkını alanlar hâriç bütün ümmetin affedildi. Muhakkak ben, mazlumun hakkını zâlimden alıcıyım.” buyurdu.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Yâ Rabbi! Dilersen mazluma cennetini verir, zâlimi de mağfiret edersin” diye ilticâ ettiler. Arefe akşamı buna cevap verilmedi. Sabah olunca Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v.) duâsını Müzdelife’de tekrar ettiler. Orada “İstediğin verildi” buyuruldu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) güldü. Onun güldüğünü gören Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer (r.anhümâ) sebebini sordular.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Muhakkak Allâh'ın düşmanı İblis duâmın kabul edildiğini ve ümmetimin mağfiret olduğunu öğrenince gâyet perişan bir vaziyette yerden toprak alıp başına saçıyordu. Onu böyle görünce güldüm.” buyurdular.

http://www.fazilettakvimi.com/tr/2013/10/11.html

Ashab-ı Kiram: İslam Tarihinin Öncüleri


“İmanlı olarak Rasulüllah (s.a.v.) ile buluşan ve Müslüman olarak vefat eden”
 kimseye “sahabi” denilir. Bunun çoğulu da “ashab”dır.

Sahabiler, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) arkadaşları, yardımcıları, sırdaşları ve sevgilileridir. Efendimiz sallallahü aleyhi ve selleme tereddütsüz iman etmişler, vefalarını uğrunda canlarını vererek isbat etmişler, aynı hedefe koşmuşlar, aynı duyguyu paylaşmışlar, O’nu her hususta kendilerinden üstün tutmuşlardır.

Kendilerine ta’lim edilen dîn-i mübîn-i İslâm’ı sadece yaşamakla yetinmemişler, onu nesillere aşılamak ve asırlara ulaştırmak için var güçleri ile gayret etmişlerdir. Onları medh-ü senada kelimeler aciz kalır. Zira bizzat Allah (c.c.) onları methetmiştir.

Tevbe Suresi’nin 100. Ayetinde Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.“[1]

Ayet-i kerimede ifade buyrulduğu üzere Ashab-ı Kiram iki kısımdır. Birinci kısım, Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) Mekke devrinde iman eden, İslam’ı yaşamak ve yaşatmak uğruna her türlü sıkıntılara katlanan, sonunda da inandıkları dava için mallarını mülklerini Mekke’de bırakıp Medine’ye hicret eden Müslümanlardır. Bunlara MUHACİRLER denir.

İkinci kısım; Peygamber Efendimiz (s.a.v.) henüz Mekke’de iken iman etmeye başlayıp daha sonra kendi mallarını ve canlarını korudukları gibi Efendimizi de koruyacaklarına söz verip O’nu ve diğer din kardeşlerini Medine’ye davet eden Medine’li Müslümanlardır ki onlara da ENSAR denilir. Bu müstesna insanlar hakikaten sözlerinde durmuşlar, yiyeceklerini, giyeceklerini hatta evlerini Mekke’den gelen kardeşleri ile paylaşmışlardır.

İnsanlık tarihinin o güne kadar şahit olmadığı, ondan sonra da şahit olamayacağı bu müstesna insanlar için Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“İnsanların en hayırlısı benim asrımda (bulunanlar)dır. Sonra onları takip eden, daha sonra da onları takip eden (asırdaki insan)lardır.”[2]

Ashab-ı Kiram’ın en faziletlileri sırasıyla Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali Efendilerimizdir ki bunlar hayatlarında cennetle müjdelenen on sahabinin önde gelenleridir. Cennetle müjdelenen diğer altı sahabi, mertebe bakımından bunlardan sonra gelir. Bedir ve Uhud muharebeleri ile Hudeybiye Musâlehasına iştirak edenler, Mekke'nin Fethi’nde ve Veda Haccında bulunanlar onları takip eder.

Hz. Ömer’den (r.a.) rivayet edilen bir Hadis-i Şerif’de şöyle buyurulur: “Ashabıma hürmet ve tazim ediniz; onlar sizin en hayırlılarınızdır.”[3]

Ashabın tamamını tezkiye eden şu Ayet-i Kerime ne kadar câlib-i dikkattir: “Bununla beraber Allah, hepsine de en güzel olanı (cenneti) va’detmiştir.”[4]

Ashab-ı Kiram’ı sevmek Rasulüllah’ı sevmenin icabı olduğu gibi, Ashaba buğzetmek de Rasulüllah’a buğzetmeye götürür.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ashabı üzerine adeta titremiş ve şöyle buyurmuştur:

“Ashabım hakkında Allah’tan korkun; onları hedef edinmeyin. Onları seven beni sevdiği için sever, onlara buğzeden de bana buğzettiği için buğzeder. Kim onlara eza verirse bana eza vermiş olur. Kim de bana eza verirse Allah’a eza vermiş olur ki, Allah’ın (azabının) onu yakalaması yakındır.”[5]

[1] Tevbe Suresi, 100

[2] Buhari, Şehadât, 16, (2652), Müslim, Fezâilu's-Sahâbe, 214, (2533)

[3] El-Münâvî, Keşfü’l-Minhâc, Hadis No 4851

[4] Hadid Suresi, 10

[5] Tirmizi, Menâkıb, 262, (3862

 [4] Zehebi, Elmühezzeb, 8/3869

KURBAN İBADETİNDEKİ HİKMETLER

Alemde her şey bir gaye için yaratılmıştır. Bu meyanda, insanoğlu Allah’a kulluk için yaratılmış, diğer varlıklar da doğrudan veya dolaylı olarak insanlığa hizmet etmek üzere yaratılmış ve insanın emrine verilmiştir. Herhangi bir varlığın gayesi istikametinde ve ilahi iradeye uygun olarak kullanılması adalet, bunun aksi ise zulümdür.

Etinden ve sütünden istifade edilen hayvanların yaratılış gayeleri de insanoğluna hizmet etmektir. Bu hakikati Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de şöyle beyan buyurur:

“Bizim, kudretimizle meydana getirdiklerimiz arasından onlar için (deve, sığır, koyun cinsi) hayvanlar yarattığımızı hâlâ görmediler mi? Şimdi (böylece) kendileri de onlara sahip bulunmaktadırlar. Onları, kendilerine boyun eğdirip emirlerine verdik. Onlardan bir kısmını binek edinirler, bir kısmını da yiyorlar. Kendileri için onlarda daha nice faydalar ve içecek (leri süt)ler vardır. Hâlâ şükretmezler mi?”[1]

Adı geçen bu hayvanların etlerinden faydalanmak maksadıyla kesilmeleri mubah, kurban niyeti ile kesilmeleri ise ibadettir.

Kurban, Allah’a yakınlık niyeti ile kesilen hayvana verilen isimdir. Âdem aleyhisselam’dan bu yana bu ibadet ifa edilegelmiştir.

Kurban, insanoğlu için bir imtihandır. İnsanlık tarihindeki ilk kurbanın hikayesini Kur’an-ı Kerim şöyle anlatır:

“(Resûlüm!) Onlara Adem'in iki oğlunun gerçek haberini oku: Hani ikisi birer kurban sunmuşlardı (Hâbil koç, Kâbil ekin sunmuştu) da onlardan birinin (Habilin) ki kabul olunmuş, (gökten inen ateş, onun kurbanını yakmış) diğerininki kabul olunmamıştı. O (kurbanı kabul olunmayan Kâbil, bu durumu kıskanarak kardeşine): "Seni mutlaka öldüreceğim." demişti. (Habil de): "Allah, ancak kendisinin emrine uyan/ karşı gelmekten sakınanlardan (kurbanı) kabul eder." demişti.”[2]

Daha sonra İbrahim Aleyhisselam oğlunu kurban etmekle emrolunup imtihana tabi tutulmuş, fakat murad-ı ilahi Hz. İsmail’in kurban edilmesi olmadığı için onun yerine Allah tarafından kurbanlık bir koç gönderilmiştir. Bu hadise de Saffat suresinde uzunca anlatılmıştır.

Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) Cenab-ı Hak tarafından; “O halde Rabbin için namaz kıl, hem de kurban kes!”[3] buyrulmak suretiyle bu ibadet emredilmiştir.

Kurban ibadeti günahlara keffarettir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Kurban Bayramı’nın birinde Hz. Fatıma validemize şöyle buyurmuştur: “(Ey Fatıma!) Kurbanının başına git ve (kesilirken) gör. Kurban kanının (dökülen) ilk damlası ile işlediğin (küçük) günahların tamamı affolunur.”[4]

Kurban; Allah tarafından imtihan maksadıyla emrolunduğu için en sevdiği oğlunu tereddüt etmeden bıçağın altına yatıran Hz. İbrahim’in ve yine aynı maksatla canını Allah’a seve seve teslim eden Hz. İsmail’in kulluktaki samimiyet ve ihlaslarının remzidir. Onun içindir ki Müslüman kurban keserken şöyle niyet eder:

“Yâ Rabbi! Şu vücudum, sana karşı o kadar hata ve isyan etti ki affedilebilmem için bu vücudu sana kurban etmem lâzım. Fakat sen, insan kurban etmeyi haram kıldığından, vücuduma bedel olarak bu hayvanı kesiyorum, kabul eyle.”

Allah dostları Kurbanın bazı hikmetlerini şöyle beyan etmişlerdir:

Kurban ilahi öfkeyi söndürür; Allah’ın rızasını celbeder. Çok kurban kesilen bir memlekette harp olmaz. Kurbanda çoluk-çocuk ve fakir fukara için umumi bir maslahat ve mutlak bir menfaat vardır. Kurban Bayramı’nda umumi af tecelli eder.

Allah’ın emrine teslim olup hikmete erenlere ne mutlu!

[1] Yasin, 71-73

[2] Maide, 27

[3] Kevser, 2