
"Söz güzelliği, davranış güzelliği ve dürüstlükle kemâle erer."

Bir ara oğluna;
“Oğlum artık yaşlandım, üstelik hastayım, eğer ben ölürsem sana vasiyetim, malımın üçte birini ayır, fakirlere ver” dedi.
Oğlu da;
“Baba ne güzel düşünmüşsün. Bunu sonraya niçin bırakıyorsun, sen kendin versen daha iyi olmaz mı?” dedi.
Babası:
“Oğlum benim elim varmıyor vermeye, yapamam. Bir kuruş vereceğim zaman sanki canım çıkıyor. Ama ben öldükten sonra sen verirsin” dedi.
Sonra eve gitmek içi kalktılar.Oğlu feneri getirdi ve babasının arkasında yürümeye başladı. Işık babasına arkadan geldiği için adamın sırtına isabet ediyor ve önüne gölge yapıyordu.
Babası;
“Oğlum önüme geç, ışığı önüme tut” dese de, oğlu ısrarla babasının arkasından yürüdü ve ışık sırtına geldi.
Derken yaşlı adam önünü göremeyip yere düştü.
Oğlu, babasını yerden kaldırırken;
“Özür dilerim baba, fakat şunu öğrenmeni istedim: insan ışığı arkasına alırsa kendi gölgesi önüne düşer, önünü göremez. Fakat ışık önden gider, insan onu takip ederse, önü aydınlanır, rahat eder. İşte bunun gibi sende salih amelleri, hayır ve hasenatını önden gönderirsen, ahirette faydası daha çok olur.”
Kendinden sonraya kalan hayr ile önde gönderilen hayr hiç aynı olurmu.?
Bak Kûr’ân-ı Kerim’de Allahü Teala ne buyuruyor;
“Birinize ölüm gelip de: “Rabbim, beni yakın bir süreye kadar erteleseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!” demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan (Allah) için harcayın.”
Mûnâfikûn sûresi 10.Ayet
Ebu Talha henüz Müslüman olmamış idi. Ümmü Süleyme (Rumeysa) evlenme teklifinde bulundu. Ümmü Süleym ona şu cevabı verdi:
— Doğrusu ben de sana hevesliyim. Senin gibisi kaçırılmaz. Lakin sen kâfir bir adamsın, bense Müslüman bir kadınım, seninle evlenmem doğru olmaz. Bunun üzerine aralarında şöyle bir konuşma cereyan etti. Ebu Talha:
— Sana ne oldu Rumeysa?
— Ne olmuş bana?
— Sarı ve kırmızıdan ne haber?
— Ben altın ve gümüş aramıyorum. Sen bir adamsın ki işitmeyen, görmeyen, sana hiç faydası dokunmayan şeylere tapıyorsun. Falanların siyah kölesinin dağdan sürükleyip getirdiği yerden biten odun parçasına tapmaktan hiç sıkılmıyor musun? Eğer sen Müslüman olursan, işte o benim mehrim olsun, evlenelim, başka bir şey talep etmeyeceğim.
— Bana Müslümanlığı kim telkin eder Rumeysa?
— Resulullah (s.a.) telkin eder, ona git.
Ebu Talha, Hz. Peygamberin bulunduğu yere doğru ilerlemeye başladı. Resulullah, ashabı ile oturuyorken:
“Ebû Talha, İslamın aydınlığı iki gözü arasında parlayarak geliyor.” buyurdu. Ebu Talha, Hz. Peygamberin huzurunda iman etti ve Rumeysanın söylediklerini haber verdi. Hz.Peygamber, Rumeysanın şartı üzerine nikâhlarını kıydı. Resulullah (s.a.) Rumeysa için şöyle buyurmuştur:
“Gördüm ki cennete girmişim, önümde bir ayak sesi. Bir de baktım ki Rumeysa.” Ümmü Süleym (r.anhâ) ile Ebû Talhâ (r.a) birlikte mesut bir hayat yaşıyorlardı. Evliliklerinin üzerinden bir yıl geçtiğinde bir oğulları dünyaya geldi. Adını Ebû Umeyr koydular. Çocuk evin neşe ve sevinç kaynağı oldu. Gün geçtikçe büyüyordu. İki Cihan Güneşi efendimiz bu âileyi sık sık ziyarete gelirdi. Bir defasında Ebu Umeyr’i neşesiz gördü. Annesine:
“Ey Ümmü Süleym! Oğlunuzu neşesiz görmemin sebebi nedir?” dedi. O da:
“Ya Rasûlallah! Onun oynamakta olduğu bir kuşu vardı. O öldüğü için üzüntülüdür.” dedi. Bu cevap üzerine Rahmet Peygamberi Efendimiz (s.a) çocuğun yanına vardı. Başını okşayarak onu teselli etmek üzere:
“Ey Ebû Umeyr! Ne oldu senin nügayr?”diyerek latîfe yaptı.
Ebû Talhâ (r.a) da eve her gelişinde ilk defa Ebû Umeyr’i sorardı. Onu kucağına alır, sever ve şakalaşırdı. Bir gün bu hayat dolu çocuk hastalandı. Anne ve babası ne kadar uğraştıysa da derdine şifa bulamadılar. Babasının evde olmadığı bir sırada çocuğun hastalığı tehlikeli bir hal aldı. Şiddetli ateşler içerisinde ruhunu teslim etti. Ümmü Süleym (r.anhâ) metânet sâhibi bir hanımdı. Engin bir sabır içerisinde telâşa kapılmadan, sâkin, mütevekkil ve kadere râzı bir halde, feryad ü figan etmeden çocuğu yıkayıp, kefenledi. Kokular sürerek üstünü örttü. Evdekilere de; Ebû Talhâ’ya ben haber verinceye kadar siz bir şey söylemeyin diye tenbihatta bulundu. Bir müddet sonra Ebû Talhâ eve geldi. Oğlunun durumunu öğrenmek istedi. Ümmü Süleym (r.anhâ):
“Biraz rahatlamış olacak, eskisinden daha sâkin…” dedi. Ölüm haberini birden vermek istemedi. Hemen kalkıp daha önce hazırladığı yemeği beyinin önüne getirdi. Ebû Talhâ (r.a.) hanımının telaşsız halinden çocuğun iyileştiğini zannetti. Birlikte yemek yediler, sohbet ettiler. Ümmü Süleym (r.anhâ) beyine karşı sâkin ve güleryüzlü görünerek onun istirahatini ve gecesinin neşe ile geçmesini sağladı. Sabah namazı mescide gitmek üzere hazırlanan kocasına:
“Ya Ebâ Talhâ! Şu komşumuzun yaptığına bak! Kullanmak üzere benden emanet aldıkları malı geri almak için gittiğimde vermek istemediler. Ağırlarına gitmiş!…” diyerek dikkat çekti. Ebû Talhâ (r.a) da:
“Olur mu öyle şey!. Hiç iyi etmemişler.” dedi. Kocasını bu şekilde hazırlayan Ümmü Süleym (r.anhâ):
“Ya Ebâ Talhâ! Oğlun senin yanında Allah’ın bir emaneti idi. Onu geri aldı.” dedi. Ebû Talhâ (r.a) birden bire şaşırdı. Söyleyecek bir şey bulamadı ve:
“İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn = Biz Allah’dan geldik Allah’a döneceğiz.” âyetini okuyarak teslimiyet gösterdi.
– Amca, senin aklın var mı? O da:
– Elbette var. Ben çok akıllıyım. Deyince çocuk :
– Aklını bize göstersene? deyince. Adamcağız kem küm ederek :
– Akıl görülür mü? Demiş. Aklını gösteremediği halde inanır ve akıllı olduğunu söylermiş.
Bu adamın iyi mi iyi bir komşusu varmış. Allah’a inanır, namazını kılar, küfretmez, hiç kötü söz söylemezmiş. Herkese karşı ama herkese iyi davranırmış. İyilik edermiş. Çocuklarda ona çok severmiş. Zaman zaman çocuklarla sohbet eder, onlara dinimizi öğretirmiş. Sonra çocuklara hediyeler verirmiş. Günlerden bir gün kafir komşusu kendisi gibi inanmayan arkadaşlarını da toplayarak bu iyi ihtiyarın yanına gelmiş.
– Sana tam üç soru soracağım. Fakat cevapları çok zor. Bakalım cevap verebilecek misiniz? İhtiyar:
– Sorun bakalım. Allah büyüktür. Allah’ın izniyle veririz cevaplarını, demiş. Bunun üzerine adam:
– 1. sorum şu. Allah vardır, diyorlar. Fakat ne görüyor, nede gösteriyorlar. Onun için ben yoktur diyorum. Ne dersin? demiş. Adam :
– 2. sorum da şu. Cehennemde şeytanda yanacak, diyorlar. Oysa şeytan ateşten yaratılmış. Ateş ateşi yakar mı? diye sormuş. İhtiyar:
– 3. sorunu da sor da üçünü de birlikte cevaplayalım, demiş. Adam:
– Madem kader vardır. Herkes yaptığından niçin sorguya çekilsin, demiş. Bunun üzerine ihtiyar:
– Bittimi soruların. Adam :
– Evet bitti, deyince. İhtiyar :Güzel demiş ve yanındaki çocuğa
– Evladım. Şu toprak tezeğini bana verir misin? demiş ve adama :
– Sen sevgili komşum. Biraz yaklaşır mısın, bana. Adam :
– Ne olacak, demiş. İhtiyar:
– Gel gel, şöyle yakınıma gel, korkma! Yanaş demiş ve toprak tezeğini adamın kafasına vurmuş. Adam:
– Ah kafam. Şimdi ben sana gösteririm, demiş. Herkes şaşırıp kalmış.Adam soluğu karakolda almış. O iyi ihtiyardan davacı olduğunu söylemiş ve mahkemeye çıkmışlar. Kadı, ihtiyara sormuş.
– Bu adamın kafasına niçin toprak parçasıyla vurdun. İhtiyar:
– Efendim. Bu adam bana üç soru sormuştu. Cevap olsun, diye vurdum. Kadı :
– Nasıl yani. deyince. İhtiyar :
– Şöyle efendim. Madem Allah vardır, niçin göremiyoruz, dedi. Şimdi bu komşum başının acıdığını söylüyor. Bize bu acıyı göstermedikçe inanmayız. Adam:
– Acıyor tabi, demiş. İhtiyar :
– Sonra şeytan ateşten yaratıldığına göre ateş ateşi yakar mı? demişti. Şeytan niçin Cehennemde yansın, demişti. İnsanın aslı topraktır. Ateş ateşi yakmayacağına göre, toprak toprağı acıtır mı? Adam:
– Hııı demiş. İhtiyar :
– Bir suali daha vardı, efendim. Şöyle madem herkes kaderine göre hareket ediyor, hiç kimse yaptığı işten sorguya çekilmemeli, diyordu. O zaman kafasına tezekle vurulmak kaderi de varmış. Niçin şikayetçi olup da mahkemenizi meşgul ediyor, efendim. Kadı :
– İhtiyarın anlattıklarını ne dersin. Adam, şaşkınlıkla :
– Ben mi efendim, vazgeçtim, davamdan vazgeçiyorum. Bu komşumun dediklerinin hepsi doğru. İman ederek komşusu ihtiyarla dost olmuşlar. Ölümüne kadar Allah Rızası için çalışmış.
***
Reklam
Akvaryumunuzda en çok hangi figürü görmek isterdiniz?
Kur’an-ı Kerim bu yüce hakikati, şu veciz üslubu ile beyan eder:
“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”[1]
Erkeklerden Allah dostları, yani evliyâullah olduğu gibi kadınlardan da Allah dostları vardır. Allah dostları Kur’an-ı Kerim’de şöyle tarif edilmektedir:
“Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de. Onlar ki Allah’a iman etmişlerdir ve hep takvâ ile korunur dururlar.”[2]
Dikkat edilirse burada iman ve takvaya vurgu yapılmış, fakat Allah’a yakınlık hususunda cinsler arasında bir ayırım yapılmamıştır. Şu kadar var ki velilerin dereceleri, takvalarının mertebelerine göre farklılık arz eder.
Allah-ü Zülcelal Hazretleri saliha kadınları methederken şöyle buyurur: “Saliha kadınlar, itaatkârdırlar. Allah’ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da “gayb”ı korurlar.”[3]
Müfessirler bu Ayet-i Kerime’yi tefsir ederken şöyle demişlerdir: “Saliha kadınlar; dini doğru yaşayıp hayır yapanlardır ki onlar, Allah’a ve eşlerine itaat ederler. Eşleri yanlarında olmadıkları zamanda da namuslarını, eşlerinin mallarını ve üzerlerine vacip olan Allah’ın hukukunu korurlar. Allah da onları korur. O halde siz de o hanımlara iyi muamele edin.”[4]
Ehl-i Sünnet inancına göre kadınlardan peygamber gelmemiştir, fakat evliya gelmiştir. Bunların varlığı Kur’an-ı Kerim ayetleri ve Hadis-i Şeriflerle sabittir.
Mesela Fir’avn’ın hanımı Asiye validemiz ile İsa aleyhisselam’ın annesi Hz. Meryem bunlardandır.
Bu meyanda âlemlerin Efendisine ilk iman eden, hak davasında onu yalnız bırakmayan, tüm servetini Allah’ın Rasulü ve yüce İslam Dini uğrunda harcamaktan çekinmeyen Hz. Hatice validemizi; Peygamber Efendimiz’in neslinin kendisi vasıtasıyla devam ettiği muhtereme kızı Hz. Fâtıma validemizi; takvası, ilmi dirayeti, iffeti ve zühdü, yani dünyaya rağbet etmemesi ile bilinen, aynı zamanda Kur’an ayetleri ile tezkiye edilen Hz. Aişe validemizi ve Peygamber Efendimiz’in diğer zevcelerini hatırlamamak mümkün müdür?
İslam tarihi; asr-ı saadetten sonra da Râbiat’ül-Adeviyye, Seyyidet Nefise, Halife Harun Reşid’in hanımı Zübeyde Hatun gibi bilinen ve bilinmeyen nice saliha hanımlara şahitlik etmiştir.
Yakın tarihimize ışık saçan ve Allah yolunda büyük hizmetler eden nice Allah dostu saliha hanımlar vardır. Bu muhtereme hanımlar, köşelerinde ibadetle meşgul olmakla kalmamışlar, İslami ilimleri öğreterek irşat ettikleri nice hanım neslin ıslahına vesile olmuşlardır. “Cennet annelerin ayakların altındadır.”[5] Hadis-i Şerif’inin sırrına mazhar olan bu değerlere her zaman dua ve minnet borcumuz vardır.
[1] Hucurat, 13
[2] Yunus, 62-63
[3] Nisa, 34
[4] Taberi Tefsiri, Nisa Suresi, 34
[5] Nesâî, Cihad, 6
Reklam
Nebi Aleyhisselamın mübarek kerimeleri(kızı) Hz. Fatıma vefat ettiği zaman, cenazesini dört kimse alıp götürdüler. Götürenler: Hz.Ali Efendimiz ile iki oğlu: İmam Hasan ve Hüseyin ve Ebu Zerril Ğıfari(radıyallahü anhüm ecmeıyn) Hazeratı idi. Tam kabre götürdüklerinde Ebu Zer ayağa kalkıp:***
Kureyş’in Mahzûmoğullarından şerefli ve asil bir aileye mensup olan kadınlardan birisi, nasılsa hırsızlık yapmış (Bu sebeple kendisine had cezâsı tatbik edilmesi kararlaştırılmıştı.) Kadının bu durumdan kurtulması için Kureyşliler, çok alâkadar olmuş, hadiseye ehemmiyet vermişlerdi. Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) ile kim görüşebilir, ona kim şefaatçi olur, diye düşündükleri sırada, Peygamber Efendimizin pek ziyade teveccüh ve muhabbetini kazanmış olan Üsâme bin Zeyd (r.a.) hatıra geldi. Ona, hâli anlatıp aracılık etmesini rica ettiler.
Üsâme (r.a.), Resûlullah Efendimize vaziyeti arz ettiğinde, Resûlullah (s.a.v.): “Ey Üsâme! Sen, Allâh’ın tayin ettiği bir cezanın affedilmesi için mi şefaat istiyorsun?” buyurdular. Sonra kalktılar ve mescitte bir hutbe îrâd buyurdular:
“Ashâbım! Sizden evvel gelip geçen ümmetlerin helâk edilmeleri, hiç şüphe edilmesin ki onlar, hırsızlık eden zengin ve soylu kimseleri cezalandırmayıp fakir ve kimsesiz kimseler çaldıkları zaman, yalnız onları cezalandırdıkları içindir. Allâh’a yemin ederim ki şâyet kızım Fâtıma, hırsızlık etse, hiç tereddüt etmeden onun elini de muhakkak keserim.”
Kaynak : Fazilet Takvimi 22/06/2026
***
Yiğit, koyunu tutmak maksadıyla gösterdiği yere girince, orada bekleyen genç kadın hemen kapıyı kilitlemiş, “Bu hileyi sana ben yaptım.” demiş. Allâh’ın inayetiyle yiğit, ona yüz vermeyip iltifat etmemiş. Sabaha kadar yalvarıp yakarmasının bir işe yaramadığını gören kadın, “Feryat ederek seni rezil ve rüsvay ederim.” demiş. Yiğit de “Âhirette rüsvay olmaktansa dünyada olmak yeğdir!” diyerek teklifini reddetmiş. Kadın, feryad etmiş. Bunun üzerine mahalle halkı gelip yiğidin ellerini bağlayıp dövmüşler. Daha sonra da Hz. Ömer’in huzuruna getirmişler.
Hz. Ömer de, o yiğidi bu hâlde görünce, “Yâ Rabbi! Bu yiğide hüsnü zannım vardır. Habibin Muhammed Mustafâ hürmeti için zannımı boşa çıkarma!” diye yalvarmış. Sonra ona, “Bana doğruyu söyle, Hak Teâlâ doğru kullarının yardımcısıdır.” buyurmuş. Yiğit, başından geçenleri anlatmış. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a), şehrin ihtiyar kadınlarının gelmelerini emretmiş. O ihtiyar kadın gelince, genç onu tanımış. Hz. Ömer’in heybeti karşısında korkuya kapılan kadın, bu işi birkaç akçe karşılığında yaptığını itiraf etmiş. Sonra Hz. Ömer (r.a.) kalkıp o yiğidin ellerini çözmüş, başındaki kanı silmiş ve şöyle buyurmuş: “Elhamdülillah! Bir hadîs-i şerîfin sırrı, bizim zamanımızda zuhur etti. Zira Fahr-i Âlem (s.a.v), ‘Benim ümmetimden nice sıddîklar zuhur edecektir ki, kardeşim Yûsuf (as.), Züleyha’dan kendini koruduğu gibi onlar da kendilerini, (mahremi olmayan) yabancı kadınlardan korurlar.’ buyurmuştur.”
Daha sonra Hz. Ömer’in emri üzere, o kadın ile suç ortağı ihtiyarı şehirden sürmüşler. (Menâkıb-ı Çehar Yâr-ı Güzîn)
Kırk Yıllık Kânî…
Kânî Efendi, divan şiiri geleneğine hâkim, mizaha ve hicve yatkın bir şahsiyettir. Hazırcevap bir zåt olduğu bilinir. Rivayetlere göre, Bükreş’te bulunduğu sırada bir Rum (veya Romen) kızına gönlünü kaptırır. Olacak ya kızın babası da papazdır. Baba papaz olunca evlilik şartı olarak Kânî’den Hıristiyan olmasını talep eder. Gerçekleşmesi mümkün olmayacak bu teklif karşısında Kânî Efendi, inancını değiştirmeyi reddeder ve şu cümleyi kurar:
“Yapmayın papaz efendi! Kırk yıllık Kanî, olur mu Yani?”
“Yani” Hıristiyanların çok kullandığı bir erkek ismidir. Bu söz, dillere pelesenk olmuş ve “insan, aslını daima muhafaza etmelidir” manasına, o gün bugündür söylenilegelmiştir.
***
Kânî Efendi Kimdir?
1712’de Tokat’ta doğmuş, erken yaşta Mevlevi Tekkesi’ne intisap etmiş.
1755’te Sadrazam Hekimoğlu Ali Paşa tarafından İstanbul’a çağrılmıştır. Bir vakit Divan-ı Hümâyûn kaleminde çalıştıktan sonra Silistre veya Bükreş’e vazifelendirilmiş, orada uzun yıllar bulunmuştur.
SAYI 210/ŞUBAT 2026 YEDIKITA 43
Kur’an-ı Kerim, insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için gönderilen son ilahi kitaptır. Cenâb-ı Hak bir ayet-i kerimesinde şöyle buyurur: “Sizi (her türlü) karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna açık açık ayetleri indiren O’dur. Şüphesiz ki Allah, size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.”[1]
Kur'an-ı Kerim kuru bir metin değil; Rabbimizin biz kullarıyla hasbihalidir. Bu ilahi konuşma, Fatiha suresinde en berrak haliyle karşımıza çıkar: Rabbimiz bize sonsuz rahmetini, alemlerin mutlak hâkimi olduğunu ve ceza gününün tek sahibi olduğunu hatırlatır. Biz de O’nun bu yüceliğine mukabil; yalnızca O’na kul olduğumuzu ve yalnızca O’nun inayetine sığındığımızı ikrar eder, bizi dosdoğru yoldan ayırmaması için gönülden yalvarırız.
Kur’an-ı Kerim’in mahiyetini özlü bir biçimde anlatan bir ayet-i kerimede şöyle buyurulur:
“Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu Kitab'ın tesirinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de gönülleri Allah'ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah'ın, dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz.”[2]
Kur’an-ı Kerim’i okumak kalbe huzur ve aydınlık verir, kişiyi meleklerle dost kılar. Kur’an’ın hükümlerini hayata geçirmek ise Allah’ın sevgisini kazandırarak hem bu dünyayı hem de ebedi hayatı güzelleştirir. Müslim’in rivayet ettiği bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyurulur: “Allah'ın evlerinden birinde toplanıp, Allah'ın Kitabını okuyup birlikte inceleyen hiçbir topluluk yoktur ki, onlara huzur inmesin, rahmet onları kuşatmasın, melekler onları çevrelemesin ve Allah onları yanındakilere anmasın.”[3]
Toplumları kuşatan maddi ve manevi krizlerin tek çıkış yolu, Kur’an-ı Kerim’in rehberliğinde kenetlenmektir. Onun ilkelerini doğru kavrayıp hayatına taşıyanlar; yalan, iftira ve haksızlık gibi toplumu içten içe çürüten kötülüklerden temizlenerek gerçek huzura erişirler. Kur’an’ın ışığıyla aydınlanan kalpler, manevi boşluktan kurtulup sarsılmaz bir iç denge kazanır. Özellikle maddeci anlayışın pençesinde sürüklenen ve çaresizlik içinde bunalan günümüz nesilleri için Kur’an’ın yol göstericiliği hayati bir öneme sahiptir.
Nitekim Cenâb-ı Hak Kur’an’ı anlatırken şöyle buyurur: “Ey insanlar! Size Rabbinizden bir nasihat ve kalplerde olan şüphe ve sıkıntılara şifa ile müminler için hidayet ve rahmet gelmiştir.”[4]
Ayet-i kerimenin manasından da anlaşılacağı gibi Kur’an, anlayana ve kulak verene en güzel nasihattir. Bundan dolayıdır ki sadece lafzını okumakla kalmayıp manasını doğru bir şekilde anlayarak yahut anlayanların izahına kulak vererek içindekiler ile amel etmek icap eder. Kişi ancak o zaman hidayete erer.
Rabbimizin kelamı olan yüce kitabımızın feyzinden, nurundan daha çok kimselerin istifade edebilmesi için onu sadece okumakla yetinmeyip çevremize ve çocuklarımıza öğretmek için gayret etmeliyiz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): "Sizin en hayırlınız, Kur'an'ı öğrenen ve öğreteninizdir."[5] Buyur-muştur.
Neslimizin hidayet üzere kalmasını ve istikametini korumasını istiyorsak, onları Kur’an’ın aydınlığından mahrum bırakmamalıyız. Zira Kur’an’dan uzak kalmış bir nesil; İslam ahlakına yabancılaşma, kendi değerlerine sırt dönme ve yozlaşmış ideolojilerin pençesine düşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu hayati sorumluluğu hatırlatarak, hutbemi Peygamber Efendimizin (s.a.v.) şu hadis-i şerifi ile nihayete erdiriyorum: “Çocuklarınızı şu üç haslet üzerine terbiye edin: Peygamberinizin sevgisi, Peygamberin ehl-i beytinin sevgisi ve Kur’an’ı okuma.” [6]
[1] Hadid, 9
[2] Zümer, 23
[3] Müslim, 2699
[4] Yunus 57
[5] Buhari, Fezailü’l-Kur’an, 21
[6] Suyuti, Cami’us-Sağir, C. 1, S. 114
***
Reklam
Tevbe lügatte dönmek demektir. Yani kulun günahlarından pişmanlık duyup Allah’a dönmesi, O’na yönelmesidir. Kul Cenabı Hakka yönelince, TEVVAB olan Rabbimizin o kuluna yönelmesi kat kat fazla olacak, Cenab-ı Hakk o kuluna hak ettiği cezayı vermekten vazgeçecek, Rahmet ve mağfireti onu kuşatacaktır. Tevbe ile beraber, hatta bazen ondan önce zikredilen diğer ibadetse İstiğfar’dır.
İstiğfar, Yüce Allah’tan mağfiret yani affedilmeyi, bağışlanmayı dilemektir.
Bağışlanmak da derece derecedir. İslam büyüklerinin beyanına göre; “Af, günahların örtülmesi, mağfiret ise günahların kökünden kazınmasıdır. “ Mağfiretin bir ileri derecesi ise günahların sevaba çevrilivermesidir.
Furkan Suresinde şöyle müjdelenir; “Ancak tövbe eden ve imân edip sâlih amelde bulunan müstesna. Artık Allah onların günahlarını sevaplara çevirir. Ve Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edendir. İşte kim tevbe edip Salih amel işlerse, şüphesiz o, tevbesi kabul edilmiş, Allahın Rızasını kazanmış olarak Allah'a döner”(Furkan s.70,71)
Rabbimiz, günahlarından vazgeçip kendine yönelen, af ve mağfiret dileyen ve iman ve salih amel üzere devam edenleri bunun gibi sayısız ihsanlarla müjdelemiştir.Yeter ki kul o sağlam iradeyi göstersin, nefsin ve şeytanın pençesinden kurtulup Mevla’sına yönelebilsin.
Tevbe ve istiğfarla ilgili emir sadece biz günaha dalmış kullar için değildir.
Cenabı Hak,her türlü günahlardan koruduğu Peygamberlere bile istiğfarı emretmiş, geçmiş peygamberlerin istiğfarlarını bizlere örnek olarak göstermiştir.
Resulullah (sas) efendimiz de hadisi şeriflerinde;“İstiğfar edin, Ben muhakkak her gece ve gündüzde 70 defa istiğfar ediyorum.” Buyurmuşlardır.
Tevbe ederken dikkat etmemiz gereken bazı mühim hususları büyük İslam alimi İmamı Rabbani Hz. şöyle özetlemiştir:
“Eğer isyan ve günahlar Allah’ın hakkıyla alakalı olup kul hakkı ile ilgili değilse bunların tevbesi şiddetli pişmanlık, içten gelerek Allaha istiğfar etmektir. Farzlardan bir farz terk edildi ise tevbe için önce onun kazası gerekir.
Bir namaz geçti ise hem kaza edilir. Sonra da zamanında kılınmadığı için ayrıca istiğfar edilir. Zekat gibi hem kul hakkı hem de Allahın hakkı olan borçlarımız varsa, eksik bırakmadan verilir.
Eğer günahlar, kullara zulüm, haksızlık gibi ise evvela bu haksızlık ve zulüm terk edilir, hak sahibine iade edilir, onunla helalleşilir ve ona dua edilir. Eğer hak sahibi ölmüş ise mirasçılarına teslim edilir.
O da bulunamazsa onun adına sadaka olarak verilir.”(Mektubat-ı şerif,c.2.s 108)
Hepimiz, ebedi saadetimiz için bu şartları dikkatle tatbik etmeliyiz.
Çünkü başta kul hakları olmak üzere bütün günahlar, Rabbimizin bize olan ihsanının kesilmesine veya azalmasına sebep olur. İstiğfar ve tevbe ile Mevla’mızın rızası tahakkuk edip, maddi ve manevi ihsanlar artar.
Ayeti kerime’de buyrulduğuna göre, Hud (as) kavmine şöyle nasihatte bulunmuştu:
“Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret isteyin, sonra O'na tevbe edin ki, üzerinize gökten bol bol (maddi ve manevi) bereket indirsin ve sizi kuvvetinize kuvvet katarak çoğaltsın. Gelin, günahkâr olarak dönüp gitmeyin.”(Hud suresi,52)
(Nuh (AS) ise kavmine şöyle nasihat etmişti:
”İstiğfar edin Rabbinize ki o çok bağışlayıcıdır. İstiğfar edin ki size semadan bol ve bereketli yağmurlar indirsin ve sizin mal mülk ve evlatlarınızı çoğaltıp yardım etsin.Sizlere bağlar, bahçeler ihsan etsin. Sizler için ırmakları akıtsın.“ (Nuh suresi,10,-12))
Görülüyor ki tevbe ve istiğfar hem manevi hem de maddi sıkıntılarımızın giderilmesi için büyük bir ilaçtır.
Kuran-ı Kerimin 68 yerinde Tevbe, 26 yerinde istiğfar, 7 yerde de ikisinin beraber zikredilmesi, tevbe ve istiğfardan, Cenabı Hakkın ne kadar razı olduğunu anlamamız bakımından mühimdir.
