Öne çıkarılan yazı

PEYGAMBERİMİZ(S.A.V) VE SÜNNET-İ SENİYYE

Mahlukatın en şereflisi olan insanoğlunun yaratılış gayesi; Allah’ ü Zül celali tanıyıp, ona kulluk etmektir. Rabbimiz kullarına olan engin merhametinden, onları yarattıktan sonra başı boş bırakmamış kendilerini Hakka davet eden Peygamberler gönderip onlara uymayı da bize emretmiştir.

 Peygamberlerin Hatemi (sonuncusu) olan Efendimiz(S.A.V) de, bizler için hükmü kıyamete kadar baki olan en son ve mükemmel dini ve hayat nizamını getirip tebliğ etmiştir. Ne mutlu bizlere ki Rabbimiz bizleri, O Rasül-ü Kibriya’ya Ümmet kılmıştır. Bu çok büyük bir nimet ve saadettir. Bizlere düşen, O’nun kıymetini bilerek layık olmaya çalışmaktır. Kıymeti bilinmeyen nimetin elden gitmesi mümkün olduğu gibi hesabını vermekte çok zordur.

 Rabbimiz bir Ayet-i Kerimesinde şöyle buyuruyor:

“Habib’im sen; o benim kullarıma deki: Eğer siz Allah-ı seviyorsanız, (ki Allah-ı sevdiğinizi söylüyorsanız, Allah-ı sevmeyi istiyorsanız) bana tabi olun ki: Allah da sizi sevsin, günahlarınızı mağfiret etsin. Cenabı Allah ziyadesi ile mağfiret edici ve merhamet edicidir”. Al-i İmran Suresi, 31

 Bu Ayet-i Kerimede Rabbimiz ehli iman ve ehli itaat olan kullarına şöyle hitap etmektedir. Ey bana inanan, bana itaat eden, beni sevmek isteyen kullarım, sizler kalbinizde ilaha aşkın muhabbetin kaynamasını ve Allah’ın da sizleri sevmesini istiyorsanız, o halde yapacağınız şey açıktır, benim Habibime tabi olmaktır.

 Bu tebaıyyet, bağlılık ne kadar ileri derecede olursa Allah’ın o kişiye sevgisi ve muhabbeti de o kadar ileri derecede olacaktır. Bu durumda her halimizde, yaşantımızda, işimizde, gücümüzde, ibadetimizde ve İctima-i hayatımızda dikkat edeceğimiz en mühim husus Şer-i Şerife ve Sünnet-i Seniyyeye uygunluktur.

 İmamı Rabbani Hz.nin buyurduğu gibi; “Mahbub-u Rabbul alemin olan Rasulullah’a tabi olmakla insan mahbubiyet(yani Allah’ın sevdiği kul olma) mertebesine ulaşır, muhabbet rütbesine nail olur. Akıllı insan zahiren ve batınen tam gücü ile Hayrül Beşer(S.A.V)’e tabi olmaya gayret etmelidir. Vuslat yolu budur”. Mektubat C.1 41.Mektup

Hal böyle olunca hepimiz için yaşantımızın her safhasında, bütün işlerimizde, programlarımızda, günlük yaşantımızda, içtimai münasebetlerimizde, aile içinde ve dışındaki işlerimizde, giyim kuşamlarımızda, hulasa maddi ve manevi her şeyimizde Efendimiz(S.A.V)’in Sünnet-i Seniyyesine sımsıkı bağlanmak mecburiyetindeyiz. Zaman zaman şartlar başka türlü zorlasa da, insanlar farklı şeyler söyleseler de bizim için Şer-i Şerife ve Sünneti Seniyyeye tabi olmaktan daha büyük ve daha mühim bir hedef olmamalıdır. Bu ne kadar zor olursa ecir ve sevabı da o kadar çok olacaktır. Çünkü Efendimizin de buyurduğu gibi:

 “Kim ki Ümmetimin fesada uğradığı(bozulduğu) bir devirde benim sünnetime(yoluma) sımsıkı sarılırsa; o kişi için yüz şehit sevabı vardır”.

 İslam’ın yüce prensiplerine bağlanarak cemiyetimizin terakki ettiği parlak devirlerden bir misal:

Osmanlı sultanı Kanuni, bir Macaristan seferi ordusu ile giderken, askerler güzergah üzerindeki bir bağın bazı bölümlerini yanlışlıkla ezerler. Ordu konakladığından bağı ezilen yaşlı kadın Sultanın huzuruna çıkar ve bağının ezilen yerlerinin ödenmesini ister. Kanuni, onu denemek için “Nine kimi kime, şikayet ediyorsun, benim askerimi bana mı şikayet ediyorsun, beni kime şikayet edersin” deyince o kadın gayet emin bir şekilde “Sultanım eğer zararım ödenmezse seni de Şeriata(dinin hükümlerine) ve onun sahibine şikayet ederim” der. Bu cevap karşısında Kanuni Sultan Süleyman çok hislenir ağlar ve o kadından özür diler, zararını da devlet bütçesinden değil, kendi cebinden fazlası ile öder.

İşte böyle İslam’ın ihtişamlı zamanlarında hem fert olarak hem de cemiyet olarak yüce Dinimizin emir ve yasaklarına riayet etmek elbette çok daha kolaydı. Ancak insanların dinden uzaklaştığı, haramların Allah’a isyanın revaçta olduğu günümüz şartlarında ise dinin emirlerine sarılıp yasaklarından kaçınmak elbette çok daha zordur. Ancak işte bur zorluk çok büyük zuhuratları, ecir ve mükafatları da beraberinde getirmektedir. Efendimiz (S.A.V)’in, yaşayanlara çok büyük müjdeleri vardır. Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:

 “Kötülükler insanlara galip geldiği zamanda bilhassa nefsini düşünerek uzlet et(kötülüklerden sakın) ve doğru yoldan ayrılan insanların halini terk et. Zira ileride muhakkak gelecek olan sabır günlerinde, sabreden kimse elinde ateş tutar gibi meşakkat duyar, o zaman salih amel işleyenler, sair zamanlarda salih amel işleyen elli kişinin ecrine nail olur”.

 Eshab-ı Kiram “Ya Rasulullah o elli kişi bizlerden mi onlardan mıdır?” dediler.

Efendimiz(S.A.V) “Sizlerden elli kişinin” buyurdu. İmam-ı Masum, Mektubat C.1 M.29

 Eshab-ı Kiramdan ellisinin sevabına nail olmak sıradan bir hadise değildir. O Eshab-ı Kiram ki Kur’an-ı Kerimde bizzat övülmüş, kıyamete kadar gelecek Müslümanların en büyükleri olma şerefine nail olmuşlar.

 Ama böyle zor günlerde Sünnet-i Seniyye’ye bağlanabilen müminlere çok büyük ve hususi bir iltimas vardır. Efendimiz(S.A.V) başka bir Hadis-i Şeriflerinde ise:

 “Sizi iki şarhoşluk(gaflet) kaplamıştır : Dünya hayatı ile geçim sevgisi(gafleti) ve cehalete sebep olan şeyleri sevmek gafleti. Bu takdirde sizler iyiliği emredemez ve fenalıktan alıkoyamazsınız.(İşte böyle bir zamanda, böyle bir durumda iken) Kur’an ve Sünnete bağlanarak, emirleri yerine getiren Şer-i Şerif istikametinde devam ederek dinlerini ayakta tutanlar, Muhacir ve Ensar’dan ilk Hak , Muhacir ve Ensar’dan ilk Hak Yolunda yarışanlar, önde olanlar gibidir”. Ramuz el Ehadis Sh.101

 Şah-ı Nakşibend(K.S.) Hz.leri :

 “Yolumuz ender bulunan yollardandır. Rasülullah(S.A.V)’in sünnetlerine tutunmaktan başka bir şey değildir. Eshab-ı Kiramın takip ettiği yolu izlemekten başka gaye yoktur.”

 “Efendimizin sünnetine sarılmak en büyük ibadettir”. Altun Silsile Sh.216

 O halde yukarıdaki izahtan da anlaşılacağı gibi sevgili Peygamberimizin sünnetine sarılmaktan maksat, sadece ibadetlerde farz ve vacipten sonra gelen ve yapıldığında sevap olup; terkinde günah olmayan sünnetleri eda etmek değildir. Burada Sünnet-i Seniyye ifadesi ile kastettiğimiz şey: “Dinde takip edilen yol” demektir. Sünnet, Efendimiz(S.A.V)’in getirip tebliğ buyurduğu ve hayatı boyunca yaşadığı, bizlere talim ve tavsiye buyurduğu hayat nizamı ve başkaları yaptığında hoş gördüğü şeylerdir. İtikat, amel ahlak olarak ona tabi olmaktır.

 Nitekim Sevgili Peygamberimiz(S.A.V) Hadis-i Şeriflerinde;

 “Sizden biriniz kendi heva ve heveslerini, arzularını benim getirdiği Sünnetime tabi kılmadıkça iman etmiş sayılmaz” buyurmaktadır. Siratul İslam Şerhi Sh.101

Sünnetleri yerine getirmek Peygamberimiz(S.A.V)’in şefaatine sebep olur. O’nun şefaati olmadan hangimizin ameli kendisini kurtarabilir. Bizlerin yaptığı eksik noksan ibadetlerin kabulü bile o büyük şefaatçinin sayesinde olacaktır.

Sünnet Kur’an-ı Kerimden sonra dinimizin ikinci kaynağıdır. Sünnetin Kur’an-ı Kerimden sonra ikinci delil olduğu Kur’an-ı Kerimin ayetleriyle sabittir.

“Peygamber(A.S) size neyi verdiyse onu alın. Size neyi yasaklarsa ondan uzak durun”. Haşr Suresi Ayet 7

“Kim Peygamber(A.S)’e itaat ederse; muhakkak Allah’a itaat etmiştir”. Nisa Suresi Ayet 80

 “O, kendiliğinden konuşmamaktadır. O’nun konuşması ancak indirilen bir vahiydir”. Necm Suresi 3-4

Kur’an-ı Kerim her şeyi bütün teferruatıyla anlatmamış; onun tebliğini ve izahını Rasulullah Efendimiz(S.A.V)’e bırakmıştır. Kur’an-ı Kerimde bildirilen bazı emirlerin ifasını ise bizlere Efendimiz(S.A.V)’in sünnetleri öğretmiştir. Mesela Kur’an-ı Kerimin yaklaşık 80 yerinde namaz emredilmiş; ancak bunun nasıl kılınacağını bütün teferruatı ile Peygamberimiz(S.A.V) öğretmiştir. Zekatın eda ediliş şekli, yine sünnetle bilinmiştir.

Sünneti dışlayıp sadece Kur’an-ı Kerimle, onun da bazı ayetleriyle İslam’ı anlatmaya çalışıp, adına da yüce kitabımızın ismini kullanıp “Kur’an Müslümanlığı” diyerek insanları ifsat etmek, sapıtmak, yüce dinimiz İslamiyet’i köklerinden, temellerinden yıkma ve budama gayretinin, bu husustaki sinsi planların bir neticesidir.

*********************************************************************

 H. Ş. “Allah’ım! Senden yardım diler, senden hidayet ister, sana istiğfar eder, sana tevbe eder, sana iman eder, sana tevekkül eder ve seni her türlü hayırla överiz. Sana Şükrederiz, nankörlük etmeyiz. Ve sana isyan edeni terk eder ondan uzaklaşırız.”

H.Ş. “Allah’ım! İşlediğim kusurların şerrinden sana sığınırım, bana ihsan ettiğin nimetini sana itiraf ederim, günahımı da itiraf ederim. Beni bağışla, çünkü senden başka hiç kimse günah bağışlayamaz.”

SALAT-Ü SELAM HER TÜRLÜ İHTİRAM EFENDİMİZ (S.A.V) ÜZERİNE OLSUN

AMİN

Ümmeti Muhammedin Fazileti

GÜZEL AHLÂK

Lügat manası ile ahlak, kişinin davranış biçimi olarak benimsediği kalıplara denir. Hilkat, yani yaratılış, kelimesi ile aynı kökten geldiği için bir bakıma kişinin yaratılışı haline gelmiştir. Doğuştan gelen edep ise insanın özündeki seciye ve tabiattır.[1]  Ahlak, özü itibarıyla hem iyiyi hem de kötüyü barındırabilir; ancak bir mümin için asıl olan, daima güzel ahlakı kuşanmak ve bu fazileti hayatı boyunca olgunlaştırmaktır.

Kaynağı vahiy olan güzel ahlakın en müşahhas örneği Peygamber Efendimizdir. Allahü Zülcelâl, gönderdiği peygamberler vasıtasıyla doğruyu yanlıştan ayırmış ve kurtuluşa ermek isteyenlerin Resulullah’ın izinden gitmesi gerektiğini Ahzab suresindeki şu ayetle müjdelemiştir: “İçinizden Allah’ın lütfuna ve âhiret gününe umut bağlayanlar, Allah’ı çokça zikredenler için hiç şüphe yok ki, Rasûlüllah’ta güzel bir örneklik vardır.”[2]

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Kur’an’ı hayatına bizzat nakşetmiş bir rehber ve onun en büyük muallimidir. O’nun sünneti ve hayatı bilinmeden Kur’an-ı Kerim’in gayesini kavramak mümkün olmadığı gibi, güzel ahlakın sınırlarını belirlemek de imkânsızdır. Nitekim Mevlâ’mız O’nun hakkında; “(Habibim), sen elbette yüce bir ahlak üzeresin!”[3] buyurarak bu hakikati teyit etmiştir.

Hz. Aişe Validemiz, kendisine Allah Rasulü’nün ahlakından sorulduğu zaman şöyle cevap vermiştir: “Rasulüllah’ın ahlakı Kur’an idi.”[4] O halde, İslami hükümlerin kaynağı olan Kitap ve Sünnet, güzel ahlakın da kaynağıdır. Buna bir başka tabirle İslam Ahlakı da diyebiliriz. İslam ahlakını Kur’an-ı Kerim’de, Peygamber Efendimiz’in sözlü ve fiilî sünnetinde açıkça görürüz.

A’râf Suresi’nin 199. Ayet-i kerimesinde Cenab-ı Hak Peygamber Efendimize hitaben şöyle buyurur: “(Rasûlüm!) Affetme yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir. (kendini bilmezlerin söz ve hareketlerine karşılık verme).” Gerek bu ve benzeri Kur’an ayetleri ile gerek ayet dışındaki vahiylerle güzel ahlak kendisine telkin edilen alemlerin efendisi bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurur: “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.”[5]

Nurlarını hidayet güneşi olan Allah Rasûlü’nden alan Sahabe-i Kiram ve peygamber varisi olan Allah dostları, her adımda örnek alınması gereken müstesna şahsiyetlerdir. Bu yüce zatların izini hayatının merkezine koyanlar, hakikat yolundan sapmadan asıl menzile güvenle ulaşırlar.

Güzel ahlak, kişinin hem Allah ile hem de kullarla olan bağını şekillendiren temel bir ölçüdür. Kişi namaz ve oruç gibi ibadetlerini yerine getirse de, ahlaki bir olgunluğa erişememişse bu ibadetlerin ruhu eksik kalmış sayılır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Müminlerin iman bakımından en üstünü, ahlakı en güzel olanıdır”[6] buyurarak bu hakikati dile getirmiştir.

İslam’ın güzel ahlak kavramından bazıları şöyle sıralanabilir:

Emanet (Sözünde durmak, doğruluk ve güven). Efendimiz (s.a.v.) henüz kendisine peygamberlik verilmeden bile cahiliye Arapları tarafından “El-Emin” yani güvenilir lakabıyla anılmıştır.

Cömertlik ve infak: Elindekini paylaşmak, misafire ikramda bulunmak ve yardımlaşmak.

Kötülüğe karşı iyilik: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Nerede olursan ol, Allah’a karşı gelmekten sakın; yaptığın kötülüğün arkasından bir iyilik yap ki bu onu yok etsin.”[7]

Özetle ifade etmek gerekirse İslam güzel ahlaktan ibarettir. Onu yaşayan felaha erer.  Bir Hadis-i Şerif Peygamber Efendimiz: “Kıyamet günü müminin mizanında güzel ahlaktan daha ağır bir şey yoktur.”[8] buyurmuştur.

[1] Kurtubi, Kalem suresi ayet 4

[2] Ahzab, 21

[3] Kalem Suresi, 4

[4] Müsned-i Ahmed, 25813

[5] Müsned-i Ahmed, Hd. No: 8952

[6] Ebu Davud, 4682, Tirmizi, 1162

[7] Tirmizi, Birr, 55

[8] Tirmizi, Birr, 62

Gözleri Haramdan Korumak

 

Mevla’mızın üzerimizdeki nimetleri, şükrünü eda etmekten bizleri aciz bırakacak kadar fazladır. Halbuki biz, sahip olduğumuz nimetlerden sarf-ı nazar ederek, sahip olmayı arzu edip de kendisine kavuşabildiklerimizi nimet olarak görürüz.

Ekseriyetle; El, ayak, göz, kulak, dil, akıl ve fikir gibi bize meccanen verilen nimetlerin şükrünü eda etmeyi bile düşünemeyiz. Nimetin şükrü kendi cinsinden olduğu için bu nimetleri Allah’ın rızası istikametinde kullanmak şükür, aksi istikamette kullanmak ise küfran-ı nimet, yani nankörlüktür.

Cenâb-ı Hak eşref-i mahluk olan insanoğlunu diğer canlılar gibi erkek ve dişi olmak üzere iki ayrı cinsten yaratmış, nesillerin karışmaması ve bozulmaması için meşru yolla evlenerek aile yuvası kurmalarını irade buyurmuş, gayr-ı meşru olan zinayı da haram kılmıştır. Zina büyük bir günahtır.

Kalbi karartan böylesine bir büyük günahtan sakınabilsinler diye ona götüren sebepleri de kullarına haram kılmıştır. Harama bakmak bu sebeplerden bir tanesidir.

Cenâb-ı Hak Nur Suresi’nde şöyle buyurur:

“Mümin erkeklere söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, mahrem yerlerini, korusunlar. Bu, onların arınmasını daha iyi sağlar. Allah yaptıklarından şüphesiz haberdardır. Mü’mine kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar.”[1]

Maddi hastalığa sebep olan mikroplardan korunmak için vücuda mikrobun giriş yollarının temizliğine dikkat edilmesi nasıl lüzumlu ise manevi hastalığa sebep olan günahların giriş yollarının temizliğinde titizlik göstermek de en az o kadar önemlidir. Gözleri haramdan korumak ise manevi temizliktir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Harama bakmak, iblisin zehirli oklarından bir oktur. Kim Allah’tan korktuğu için harama bakmayı terk ederse, Allah-ü Teâlâ ona zevkini kalbinde hissedeceği bir iman verir.”[2] buyurmuştur.

Haramı istemeden görmek değil, isteyerek bakmak yasaklanmıştır. Zira isteyerek bakmak şehvete, şehvet de zinaya götürür. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir defasında Hz. Ali Efendimiz’e şöyle buyurmuşlardır: “Bir bakışı diğer bir bakış takip etmesin. Çünkü birinci bakış lehine, ikincisi aleyhine olur.”[3]

Masiyete götüren sebeplerin normal hayat standartları haline geldiği günümüzde günaha dalmamak için bir taraftan nefsimizle mücadele ederken diğer taraftan dua ve istiğfarla Allah’a sığınıp O’ndan yardım talep etmemiz icap eder.

Ebu’l Faruk Silistrevi Hazretleri bu hususu vaazlarında hep dile getirmiş ve üzerine basa basa şu tavsiyede bulunmuşlardır:

Evinizden çıktığınız zaman unutmayın çok reca ederim. “La ilahe illallahü vahdehû lâ şerîke leh. Lehü’l-Mülkü ve lehü’l-Hamdü yuhyi ve yümit. Ve hüve hayyün lâ yemût. Biyedihi’l-hayr. Ve hüve alâ külli şey’in kadir.” Duasını çok okuyun. Bunu okuyan kimse için bir milyon sevap, bir milyon günahtan af vardır. Acaba Rasülullah (s.a.v) bunu niye böyle buyurdu diye bütün hadis alimleri dehşete düşmüşler, hayran kalmışlar. Nihayet şuna kail olmuşlar: İnsanlar evinden çıktığı zaman çarşı ve pazarda çok fena halleri müşahede edecek ve günaha düçar olacaklar. Şefaat-ı azime olarak, o gün akşama kadar işlediği günahların hepsini, bu duayı okumaları sebebiyle Hz. Allah affedecektir. Bunu ezberleyin, çoluğunuza çocuğunuza öğretiniz efendiler!

[1] Nur, 30-31

[2]Taberani, El-Kebir, 10363, Heysemi, Mecmeu’z-Zevaid, 8/63

[3] Ebu Davut, 2149, Tirmizi, 2777

 

Kur’an-ı Kerim’i Okumanın Fazileti

Kur’an-ı Kerim, insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için gönderilen son ilahi kitaptır. Cenâb-ı Hak bir ayet-i kerimesinde şöyle buyurur: “Sizi (her türlü) karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna açık açık ayetleri indiren O’dur. Şüphesiz ki Allah, size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.”[1]

Kur’an-ı Kerim kuru bir metin değil; Rabbimizin biz kullarıyla hasbihalidir. Bu ilahi konuşma, Fatiha suresinde en berrak haliyle karşımıza çıkar: Rabbimiz bize sonsuz rahmetini, alemlerin mutlak hâkimi olduğunu ve ceza gününün tek sahibi olduğunu hatırlatır. Biz de O’nun bu yüceliğine mukabil; yalnızca O’na kul olduğumuzu ve yalnızca O’nun inayetine sığındığımızı ikrar eder, bizi dosdoğru yoldan ayırmaması için gönülden yalvarırız.

Kur’an-ı Kerim’in mahiyetini özlü bir biçimde anlatan bir ayet-i kerimede şöyle buyurulur:

“Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu Kitab’ın tesirinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de gönülleri Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah’ın, dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz.”[2]  

Kur’an-ı Kerim’i okumak kalbe huzur ve aydınlık verir, kişiyi meleklerle dost kılar. Kur’an’ın hükümlerini hayata geçirmek ise Allah’ın sevgisini kazandırarak hem bu dünyayı hem de ebedi hayatı güzelleştirir. Müslim’in rivayet ettiği bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyurulur: “Allah’ın evlerinden birinde toplanıp, Allah’ın Kitabını okuyup birlikte inceleyen hiçbir topluluk yoktur ki, onlara huzur inmesin, rahmet onları kuşatmasın, melekler onları çevrelemesin ve Allah onları yanındakilere anmasın.”[3]

Toplumları kuşatan maddi ve manevi krizlerin tek çıkış yolu, Kur’an-ı Kerim’in rehberliğinde kenetlenmektir. Onun ilkelerini doğru kavrayıp hayatına taşıyanlar; yalan, iftira ve haksızlık gibi toplumu içten içe çürüten kötülüklerden temizlenerek gerçek huzura erişirler. Kur’an’ın ışığıyla aydınlanan kalpler, manevi boşluktan kurtulup sarsılmaz bir iç denge kazanır. Özellikle maddeci anlayışın pençesinde sürüklenen ve çaresizlik içinde bunalan günümüz nesilleri için Kur’an’ın yol göstericiliği hayati bir öneme sahiptir.

Nitekim Cenâb-ı Hak Kur’an’ı anlatırken şöyle buyurur: “Ey insanlar! Size Rabbinizden bir nasihat ve kalplerde olan şüphe ve sıkıntılara şifa ile müminler için hidayet ve rahmet gelmiştir.”[4]

Ayet-i kerimenin manasından da anlaşılacağı gibi Kur’an, anlayana ve kulak verene en güzel nasihattir. Bundan dolayıdır ki sadece lafzını okumakla kalmayıp manasını doğru bir şekilde anlayarak yahut anlayanların izahına kulak vererek içindekiler ile amel etmek icap eder. Kişi ancak o zaman hidayete erer.

Rabbimizin kelamı olan yüce kitabımızın feyzinden, nurundan daha çok kimselerin istifade edebilmesi için onu sadece okumakla yetinmeyip çevremize ve çocuklarımıza öğretmek için gayret etmeliyiz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğreteninizdir.”[5]  Buyur-muştur.

Neslimizin hidayet üzere kalmasını ve istikametini korumasını istiyorsak, onları Kur’an’ın aydınlığından mahrum bırakmamalıyız. Zira Kur’an’dan uzak kalmış bir nesil; İslam ahlakına yabancılaşma, kendi değerlerine sırt dönme ve yozlaşmış ideolojilerin pençesine düşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu hayati sorumluluğu hatırlatarak, hutbemi Peygamber Efendimizin (s.a.v.) şu hadis-i şerifi ile nihayete erdiriyorum: “Çocuklarınızı şu üç haslet üzerine terbiye edin: Peygamberinizin sevgisi, Peygamberin ehl-i beytinin sevgisi ve Kur’an’ı okuma.” [6]

[1] Hadid, 9

[2] Zümer, 23

[3] Müslim, 2699

[4] Yunus 57

[5] Buhari, Fezailü’l-Kur’an, 21

[6] Suyuti, Cami’us-Sağir, C. 1, S. 114

***

Kur’an-ı Kerimden Dualar

Evlâdına Allâh’ ın kitâbını öğreten kimsenin sevâbı nedir?

Şeytanın En Sevdiği Şey

Sosyal medya’ya çevrimiçi Kur’an-ı Kerim’e çevrimdışı

Gözleri İbadetten Nasiblendirmek.

Âyetü’I-Kürsinin Fazilet Ve Havassı

KUR’AN-I KERİM’İN ŞEFAATİ

KUR’ÂN-I KERÎM’İ ANLAMAK İÇİN

KUR’ÂN-I KERÎM ŞİFÂDIR

Şeytanın En Sevdiği Şey

KUR’ÂN-I KERÎM HATMİ

Amelsiz Kur’an Okumak

KUR’ÂN-I KERÎM’İ ÖĞRENİP, OKUMAK VE OKUTMAK

EBEDÎ MUCİZE: KUR’ÂN-I KERÎM

Kur’an-ı Kerim Okumanın Fazileti Hakkında Hikaye

Kur’an-ı Kerimle İlgili Ayeti Kerimeler

KUR’AN-I KERİM İLE İLGİLİ HADİS-İ ŞERİFLER

YEMEK VAKTİ

İbn-i Sina’ya bir gün sağlık bakımından en uygun yemek vakitlerinin hangileri olduğu sorulunca, meşhur hekim şöyle bir cevap vermiş:

Zenginler acıktıkları, fakirler de yiyecek buldukları vakit!”

HUKUKUN ŞEYHÜLİSLÂMI

Sultan Abdülaziz Han devri şeyhülislâmlarından Turşucuzâde Ahmed Muhtar Efendi, bir gün makamındayken valide sultanın kahvecibaşısı gelir. Aksaray’da inşa edilen camiye ait vakıflardan doğan dava epey uzadığından, valide sultanın çok üzüldüğünü hatırlatır. Şeyhülislâm, “Hükme tesirim olmaz. Şer-i Şerif ne hükmederse öyle olur.” diye karşılık verir. Kahvecibaşı çıkıp gidince Turşucuzâde, etrafındakilere dönüp şöyle der: “Ben, valide sultanın değil, hukukun şeyhülislâmıyım. Ne zaman ki hak ve hukuka müdahale edilmek istenir ise aklıma, vaktiyle Ayasofya Medresesi’nde derse çıktığım zaman pabuçlarımı koltuğuma aldığım gelir. Hak hukuk bekçiliği zor iştir. Belki makama vefa getirmez ama kalbe şifa verir. Bu sebeple pabuç koltukta olacak, makamı bırakacak amma hakka dil uzattırmayacaksın!

Kaynak: Yedi Kıta Dergisi Sayı 211 Mart 2026 sayfa 53

Kırk yıllık Kanî, olur mu Yani?

Kırk Yıllık Kânî…

Kânî Efendi, divan şiiri geleneğine hâkim, mizaha ve hicve yatkın bir şahsiyettir. Hazırcevap bir zåt olduğu bilinir. Rivayetlere göre, Bükreş’te bulunduğu sırada bir Rum (veya Romen) kızına gönlünü kaptırır. Olacak ya kızın babası da papazdır. Baba papaz olunca evlilik şartı olarak Kânî’den Hıristiyan olmasını talep eder. Gerçekleşmesi mümkün olmayacak bu teklif karşısında Kânî Efendi, inancını değiştirmeyi reddeder ve şu cümleyi kurar:

Yapmayın papaz efendi! Kırk yıllık Kanî, olur mu Yani?”

“Yani” Hıristiyanların çok kullandığı bir erkek ismidir. Bu söz, dillere pelesenk olmuş ve “insan, aslını daima muhafaza etmelidir” manasına, o gün bugündür söylenilegelmiştir.

***

Kânî Efendi Kimdir?

1712’de Tokat’ta doğmuş, erken yaşta Mevlevi Tekkesi’ne intisap etmiş.

1755’te Sadrazam Hekimoğlu Ali Paşa tarafından İstanbul’a çağrılmıştır. Bir vakit Divan-ı Hümâyûn kaleminde çalıştıktan sonra Silistre veya Bükreş’e vazifelendirilmiş, orada uzun yıllar bulunmuştur.

SAYI 210/ŞUBAT 2026 YEDIKITA 43

Hz. Musa (a.s.)’ın İffeti ve Edep Örneği

İslam tarihinden kalpleri titreten, edep ve iffet üzerine muazzam bir kıssa… Hz. Musa’nın Medyen yolculuğunda karşılaştığı iki genç kızla olan diyaloğu, bir erkeğin iffetini ve bir genç kızın hayasını en güzel şekilde bizlere öğretiyor. Şeytanın adımlarından kaçınmak ve Allah rızası için sergilenen o asil duruşun detaylarını okumak için tıklayın. 👇

Link: https://gonullere.com/2014/03/16/hz-musa-a-s-iffeti/

Bir Babanın Sözü, Bir Oğlun Teslimiyeti

“Gördüğü rüya bir emir miydi, yoksa bir imtihan mı? Hz. İbrahim’in (a.s) yıllar önce verdiği bir söz, evlat sevgisiyle harmanlanmış en büyük sınavına dönüştü. 

Evladı Hz. İsmail’i kurban etmek üzere Beşir Dağı’na doğru yola çıkan bir baba… Yol boyunca fısıldayan bir şeytan, sarsılan dağlar ve her şeyden habersiz bekleyen bir anne. Ancak bu hikayede sadece kurban yok; benzersiz bir teslimiyet ve sarsılmaz bir iman var.

Hz. İsmail’in “Babacığım, emredileni yap; beni sabredenlerden bulacaksın” deyişiyle gökyüzündeki meleklerin bile gözyaşı döktüğü o an… Bıçağın kesmediği, taşın yarıldığı ve Cenab-ı Hakk’ın merhametiyle bir koçun indirildiği mucizevi son. 

Bu kıssa bize şunu hatırlatıyor: En sevdiğinden vazgeçebildiğin an, asıl vuslata erdiğin andır.

📖 Hikayenin tamamını ve teslimiyetin derinliğini okumak için  tıklayınız!

Hz.İbrahim(A.S.)’in Rüyası ve Kurban Kıssası

Azadan Azaya Kurtuluş: Kurbanın Sırrı

Efendimiz (s.a.v) birgün çok güzel ve boynuzlu bir Koç kurban etmek için aldı ve buyurdu ki;
“Allah’tan başka ilah yoktur (Allah’ü Ekber!) benim namazım, ibadetlerim, hayatım, Ölümüm, hep alemlerin Rabbi olan Allah içindir. Şerîki/ortağı yoktur Onun. Ben bununla emrolundum ve ben müslimlerin evveliyim.”
Sonra kurbanı kesti ve buyurdu;
👉 “Bunun kılı ve yünü, benim kılımın ateşten fidyesi dir.
👉 Bunun derisi, benim derimin ateşten (kurtuluşuna) fidyedir.
👉 Bunun kanı, benim kanımın ateşten fidyesidir.
👉 Bunun eti Benim etim’in ateşten (kurtuluşuna) fidyedir.
👉 Bunun kemikleri, benim kemiklerimin ateşten (kurtuluşuna) fidyedir.
👉 Bunun damarları benim damarlarımın ateşten (kurtuluşuna) fidyedir.”
Sordular:
Yâ Resülallah (s.a.v) Afiyetler olsun. Bu sadece size mi mahsustur?
Efendimiz (s.a.v) buyurdu: “Hayır! Bu bütün ümmetim içindir. Tâ Kıyamet saatine kadar yeryüzüne gelecek olan bütün ümmetime mahsustur.
Bunu Cebrail (a.s) Allahü Teala azze ve celle Hazretleri’nden bana haber verdi.”

(Ruhul Beyan tercümesi cilt: 8 sayfa 35 – 36)

20 Nisan – Şerefli Gün

Önümüzdeki pazartesi günü 20 Nisan. Resulullah (sav) efendimizin dünyayı teşrifinin yıl dönümü. 

Alemler rahmet olarak gönderilen Hz.Muhammed Mustafa (sav) Miladi 571 yılında Rebiul evvelin 

12. günü pazartesi sabahı dünyayı şereflendirdi.

Bu tarih, Miladi takvime göre 20 Nisana tekabül etmekteydi.

Bu sene de 20 Nisan’ın Sevgili peygamberimizin doğduğu gün olan Pazartesi’ne denk gelmesi ayrı bir güzelliktir.

Onun değdiği her şey; zaman, mekan, eşya, hep onunla değerlenir.

Çünkü O, “Habibim biz seni ancak ancak alemlere Rahmet olarak gönderdik” ayetinin sırrına sahiptir. (Enbiya s.107)

Bu vesile ile Nisan ayı ve bu ayda yağan yağmurlar onunla bereketlenmiştir.

Günlerin en faziletlisi Cuma günüdür, müminin bayramıdır. Ancak pazartesi günü de Allah Resulü ile şereflenmiş kıymetli bir gündür.

Onun dünyayı şereflendirdiği Mekke-i Mükerreme ve Hicret buyurup irtihal ettiği Medine-i Münevvere yeryüzünün en kıymetli arazisidir.

Eskilerin tabiri ile “Şerefül mekan bil Mekin.” Yani bir yerin kıymeti, şerefi, orada bulunanın kıymetindendir.

Bu sebeple Sevgili Peygamber efendimiz (sav)in mübarek vücudu şeriflerinin bulunduğu; Mescidi Nebevi içerisinde yer alan Hücre-i Saadet, dünyanın en kıymetli, en şerefli yeridir. Hatta yedi kat semadan ve Arştan bile kıymetli sayılmıştır. Çünkü orada alemler kendi hürmetine yaratılan Kainatın efendisi bulunmaktadır.

Beni vefatımdan sonra ziyaret eden, hayatımda iken ziyaret etmiş gibidir. Benim kabrimi ziyaret edene şefaatim hak olmuştur, müjdelerine kavuşmak isteyen milyonlarca ehli iman, Hac ve Umre vesilesi ile gittikleri mübarek topraklarda onu hürmet ve edeple ziyaret ederler ve Ümmetliğe kabulünü ve şefaatini ümit ederler.

Fahri kainat (sav)in mübarek hayatını ana hatları ile her Müslüman sahih bir şekilde bilmelidir. Onun mübarek hayatı, güzel ahlakı hepimiz için numunedir.

Hicri tarihle toplam 63 sene hayat sürdü. Sanki asırlarca yaşamış gibi, zaman onun için bereketlendi. 23 senelik fiili peygamberliğinde bir insanın katlanabileceği bütün sıkıntılara katlandı.

Dünya rahatı peşinde olmadı. İnsanların en fakiri olarak yaşadı. Gerçek hayat ahiret hayatıdır buyurur, dünyaya rağbet etmezdi.

İslam’ın yayılması ve korunması uğrunda hicretten sonraki on sene içerisinde tam 27 defa gazaya çıkmıştır. (Başlıca gazalar; Bedir, Uhud, Hendek, Hayber, Huneyn ve Tebük’tür. Mekke’nin fethi ise bu sürecin en büyük manevi zaferlerindendir.)

Okuduğum hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır: “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe doğru yoldan asla sapmazsınız. Bunlar Allah’ın kitabı ve Rasûlünün sünnetidir.”(İmamı Malik,El-Muvatta)

Bu emanetleri, Ashabı kiram başta olmak üzere, tabiin ve onları takip eden İslam büyükleri ve bin yıldır bizim ecdadımız, bizlere kadar şerefle taşıdılar.

Resulullah (sav) Efendimizin emanetleri bugün bizlerin uhdesindedir.

İyi biliyoruz ki hem bizlerin hem bütün insanlığın kurtuluşu, dünya ve ahiret saadeti bu emanetlere sahip çıkmakladır. Bunlar bizlere ilahi hediyelerdir.

İçerisinde bulunduğumuz şu devirde; bilhassa, toplum olarak farklı mecralara itildiğimiz, üstelik en değerli varlıklarımız olan  çocuklarımızla imtihan olduğumuz şu günlerde, sığınılacak tek güvenli liman; Allah’ın kitabı ve Onun Resulünün sünnetidir. Çocuklarımıza yapılacak en güzel iyilik de, onlara istediği şeyleri değil; ihtiyacı olanları vermektir..

Onların da bizlerin de en büyük ihtiyacı; İman’dır, İslam’dır ve Resulullah’ın ahlakıdır.

Onun için Okul çağındaki evlatlarımızı, varsa çevremizdeki çocuklarımızı, yakınlarımızı, bu değerlerin aşılanmasını sağlayalım.

Bu şekilde hareket etmek , Resulullah’ın emanetine sahip çıkmaktır. Ve dünya ve ahiretin en büyük saadetine, Resulullah’ın büyük şefaatine layık olmaktır. 

***

Cennette Peygamber Efendimizle beraber olmak için

PEYGAMBERİMİZ(S.A.V) VE SÜNNET-İ SENİYYE

ALLÂHÜ TEÂLÂ’YI SEVEN, RESÛLÜ’NE TÂBİ OLUR

SULTANIN, PEYGAMBERİMİZE HÜRMETİ

Resûlullah (s.a.v.) Efendimizi Sevmenin Neticesi

SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZE (S.A.V.) ÜMMET OLMA ŞUURU

SALEVÂT-I ŞERÎFE’NİN FAZÎLETİ

SALEVÂT-I ŞERÎFE MÎZÂNI AĞIRLAŞTIRIR

SALEVÂT-I ŞERÎFE GETİRMENİN FAYDALARI TIKLAYINIZ…

Salavatı Şerife Okumanın Fazileti Hakkında Hikaye Tıklayınız…

Bizim Selim’e Söyle tıklayınız…(İzlemeyenlere önemle tavsiye ederiz)

Allahü Teâlâya Muhabbetin Alâmeti

EHLİ SÜNNETE UYMAK

RESÛLÜ EKREM EFENDİMİZİN YÜKSEK AHLÂKI: