Gönüllere

"Söz güzelliği, davranış güzelliği ve dürüstlükle kemâle erer."

15 Haziran 2026 Pazartesi

Yaz Tatili, Dinlenme Zamanı mıdır?

 Tatiller; her ne kadar dinlenme zamanı gibi olsa da, günümüz şartlarında şuur sahibi Müslümanlar için, Sevgili Peygamberimiz (sas) in, onun emaneti olan yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in ve dinimizin güzelliklerinin çocuklarımıza öğretildiği, küçükten kalplerine nakşedildiği, manevi açlık ve susuzluklarının kısmen de olsa telafi edilmeye çalışıldığı zamanlardır.

Bu hizmet, her dönemde öncelikli olarak mühimken;  içerisinde bulunduğumuz dönem ve özellikle çocuklarımızın maruz kaldığı ağır fitne düşünülünce bu işin ehemmiyeti ve önceliği daha da artmaktadır.

Öyle ki, her şeyin madde ile ölçüldüğü, İslami edep ve terbiyenin yok sayıldığı, özellikle sosyal medya ve sanal dünyanın hiçbir sorumluluk ve ürperti duymadan dini değerlerimize saldırıp kalplerimizdeki imanı hedef aldığı bir devirde, Kuran-ı Kerime sarılmak, onun hükümlerini öğrenmek, sonra da terbiyesi ile memur olduğumuz çocuklarımıza öğretmek hepimizin kurtuluşudur.

Nitekim,Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bir gün ashabına hitaben şöyle buyurdular:

“Muhakkak ileride zifiri karanlık geceler gibi fitneler olacak.” Eshâbı Kiram, “Ey Allah’ın Resûlü ondan kurtuluş nasıl olur?” dediler. Efendimiz (S.A.V.) buyurdular ki;

“Yüce Allah’ın kitabıyla ki, onda sizden öncekilerin haberleri, sizden sonrakilerin haberleri ve sizin aranızdaki mes’elelerle ilgili hükümler vardır. O bir eğlence vâsıtası değildir. Hak ile bâtılı ayıran ilâhi bir kelâmdır. Kim onu kibirlenerek terk ederse Hz.Allah onun belini kırar. Kim de doğru yolu ondan başkasında ararsa, Allah onu sapıklığa düşürür. O Allah’ın sağlam bir ipidir. Apaçık bir nurudur. Hikmet dolu sözleridir. Dosdoğru bir yoldur. Yine O öyle bir kitaptır ki, onun sâyesinde insan sapıtmaz, bâtıl fikirlere kanmaz. O İnsanları doğru inanç ve sâlih amellere götürür. Âlimler ona doymaz, takva sahiplari ondan usanmazlar. Onun ilmini bilen ilerler, onunla amel eden sevap kazanır. Onunla hükmeden âdil olur, ona sımsıkı sarılan doğru yolu bulur.” (Müsned C1 Sh. 91 & Elmalı C. 1 Mukaddime)

Hadis-i Şerif’te şöyle buyruluyor:

“Sizin en hayırlılarınız Kuranı öğrenen ve öğretenlerinizdir.” Diğer bir Hadis-i Şerifte de şöyle buyrulmaktadır: “Sadece şu iki kimseye gıpta edilir: Biri Allah’ın kendisine Kur’an’ı verdiği ve gece gündüz onunla meşgul olan kimse; diğeri de Allah’ın kendisine mal verdiği ve bumalı gece gündüz Allah yolunda harcayan kimse.”

Fatır suresinin 29 ve 30.ayeti kerimelerinde Yüce Mevla’mız şöyle buyuruyor:

“Hz. Allah’ın kitabını okumaya devam edenler, namazı dosdoğru kılanlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve aşikâr infak edenler ,kat’iyyen kesat(azlık, kıtlık, yokluk, ticarette durgunluk) bulmayacak bir kazanç umabilirler. Çünkü (Hz.Allah) onların mükâfatlarını eksiksiz olarak verir. Onlara fazlından ziyadesini de verir. Şüphesiz O, çok bağışlayan, çok nimet verendir.” (Fatır suresi 29-30)

14 Haziran 2026 Pazar

ÂHİRET GÜNÜNE İMAN

 


İmanın şartlarından birisi de âhiret gününe inanmaktır.

Dünya, sonradan yaratılmış ve sonu olan bir hayattır. Kıyametin kopması haktır. Bu sebeple elbet bir gün, kıyamet kopacaktır. Lâkin zamanını Allâhü Teâlâ’dan başka kimse bilemez. Kıyamet koptuğunda gerek ruhlar âleminde, gerek dünya âleminde hiçbir hayat sahibi kalmayacaktır.

Kıyametin kopmasından sonra âhiret hayatı başlar; yani haşr, amel defterlerinin verilmesi, mîzân, sırattan geçilip cennete girilmesi veya geçilemeyip cehenneme düşülmesi ile artık cennet ve cehennem hayatı başlar.

Haşr; kıyametin kopmasından bir müddet sonra bütün canlıların ruhlarının dünyada bulundukları şekil ve hâl üzere, yeniden diriltilecek olan cesetlerine tekrar iade olunmasından ve bu şekilde ‘Arasat’ denilen çok geniş, düz, boş bir mahalde toplanmalarından ibarettir. Bu hâdiseye “ba‘s” da denir.

Amel defteri; dünyada iken herkesin yaptığı iyi ve kötü amellere dair ‘Hafaza’ denilen meleklerin tuttukları defterlerdir. Bu defter kıyamet günü, sahibine verilecektir. Amel defterleri; müminlere sağ taraflarından, kâfirlere de sol veya arka taraflarından verilecek ve her birine, ‘Kitabını oku!’ denilecektir.

Mîzân; mahşer gününde herkesin amellerinin miktarını bildiren bir tartıdır. Bu vasıta ile her şahıs, kendi sevap ve günahının miktarını bilecektir. Akıl, bunun nasıl olacağını anlamaktan âcizdir, bunu ancak Hazret-i Allah bilir.

Suâl; kıyamet gününde mekândan münezzeh olan Allâhü Teâlâ Hazretlerinin dilediği husûsları bizzât kendisinin, kullarından sorması demektir. Bu mahkemede bütün varlıklar amellerinden dolayı hesaba tâbi tutulur ve Cenâb-ı Hakk’ın adaleti, kemâliyle tecelli eder. Diğer bütün hayvanlar da haşrolunarak biri, diğerindeki haklarını alacaktır. Mesela boynuzlu bir koç, boynuzsuz bir koça, dünyada boynuzuyla vurmuş ise boynuzsuz koçun hakkı alındıktan ve insanlara verdikleri veya insanların onlara verdikleri zararların karşılığı verildikten sonra hayvanlar, yine toprak olacaktır.

Şefaat; Peygamberlerin, seçilmiş muhterem zâtların (Allah dostlarının, âlimlerin ve şehitlerin) kıyamet gününde müminlerden günah sahiplerinin af ve mağfireti, ibadet ve tâat ehli kulların da daha yüksek mertebelere ulaşmaları için, Hazret-i Allah’tan rahmet ve mağfiret talebinde bulunmalarıdır.

Sırat; cehennem üzerine kurulmuş, son derece ince ve keskin bir köprüdür. Cennete gidebilmek için ondan başka yol yoktur. Bu köprünün üzerinden müminler, sâlih amellerine münasip bir sûrette, bazıları şimşek gibi, bazıları rüzgâr gibi geçerler. Kâfirler ve bazı âsî müminler ise bu köprüden geçemeyip cehenneme düşerler.

Kevser Havzı; mahşer gününde Allâhü Teâlâ tarafından Peygamber Efendimize (s.a.v.) ihsan buyurulacak olan gayet geniş bir havuzdur. Müminlerden Hazret-i Allâh’ın diledikleri bu havuzdan içecek ve susuzlukları gidecektir.

Cennet; akla ve hayale gelmeyen ve dünya nimetleriyle aslâ kıyas edilemeyen cismânî ve ruhânî nice nimetleri ve lezzetleri içerisinde bulunduran, sekiz tabakadan oluşan bir mükâfat yurdudur.

Cehennem; bütün kâfirlerin ve bazı âsî müminlerin azâp edilerek cezalandırılmaları için yedi dereke olarak yaratılmış bir azâp yurdudur.

Cennet ve cehennem yaratılmış olup şu an mevcuttur. Her ikisi de yok olmayacaklardır. Cennet ve cehennem ehli olan kimseler de bulundukları yerlerde dâimîdirler. Lâkin cehenneme giren âsî müminler, cezalarını çektikten sonra cennete intikal edeceklerdir. Zira zerre miktarı imanı olan kimse, ebedî olarak cehennemde kalmayacaktır.

Kaynak:14-15 Haziran 2022-Fazilet Takvimi

13 Haziran 2026 Cumartesi

MUHARREM AYI VE HİCRÎ YILBAŞI


16 Haziran 2026 Salı günü, 1448 hicri senesinin ilk ayı olan Muharrem-i Şerif’in birinci gününü yani İslami takvime göre Müslümanların yılbaşını idrak etmiş olacağız.

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ve Müslümanların Medine-i Münevvere’ye hicreti ile dünya tarihinde yeni bir sayfa açılmış, dünya tarihinin akışını değiştirecek olan İslam, hicretle kendine bir yurt bulmuş, Medine-i Münevvere, tarihin gidişatını tesir altına alacak bir merkez haline gelmiştir. Hicret, aynı zamanda İslam takviminin başlangıcına adını vermiştir.

Hicri takvimin başlangıcı olan Hicret, sadece Mekke’den Medine’ye yapılan coğrafi bir göç değildir. Hicret, zulme karşı adaletin yürüyüşüdür. Şirkin karanlığından İslam’ın aydınlığına geçiştir. Hak ile batılı ayıran cihanşümul bir dönüm noktasıdır. Müslümanlar için yeni bir devletin ve medeniyetin kuruluşudur.

“Hicret takvimi”nin güneş sistemine ayarlı diğer takvimlere karşılık ayın hareketlerini esas alan bir takvim olması, dini maksatlara daha uygun ve daha adaletlidir. Mesela; orucun belli bir aya sabitlenmeyip her sene 11 gün önce gelmesi, farklı coğrafyalarda yaz ve kış mevsimini değişik zamanlarda yaşayan dünya Müslümanları için bir adalettir. Mübarek gün ve gecelerin senenin her mevsimini dolaşması, tüm zamanların bereketlenmesine vesiledir.

Yeni bir sene, yeni bir başlangıç, yeni bir heyecan demektir. Bütün Müslümanların birbirlerinin yeni hicri senelerini tebrik etmeleri güzel bir davranıştır. Hicri yılbaşı, ibadet takviminin başlangıcı olması sebebiyle Muharrem ayında Allah’a kulluğumuza ve manevi vazifelerimize taze bir heyecanla yeniden sarılmalıyız.

Yeni Hicri yıl, bize kendimizi düzeltmek için verilen bir fırsattır. Geçmiş hatalarımıza samimi tevbe ederek ibadetlerimizi ve ahlakımızı güzelleştirmek için niyet edelim. Kötülüklerden iyiliğe, günahlardan sevaplara hicret edelim.

Muharrem ayı, dört haram aydan birisidir. Haram aylar denilmesinin hikmeti, bu aylarda işlenen iyiliklerin sevabı pek ziyade olduğu gibi günahların azabının da daha fazla olmasındandır. Araplar cahiliye devrinde bile bu aylara öylesine hürmet ederlerdi ki bir kişi babasının katili ile karşı karşıya gelse ona sataşmazdı.[1]

Allah-ü Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin.”[2]

“O aylarda kendinize zulmetmeyin” demek, bu ayların hürmetini çiğneyerek, haram olan şeyleri işleyip ibadeti terk etmek suretiyle kendinize zulmetmeyin demektir.[3]

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de; “Ramazan ayından sonra en faziletli oruç Allah’ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur”[4] mealindeki Hadis-i Şerifleri ile bu aydaki ibadetin faziletine işaret buyurmuşlardır. Muharrem ayının ilk on günü oruç tutup Aşure günü aşure ile iftar edilmesi, on gün oruç tutamayanların ise hiç değilse 8, 9 ve 10. günleri oruç tutmaları tavsiye edilen ibadetlerdendir.

Muharrem ayının 10. günü Aşure günüdür ki içinde çok büyük hadiselerin meydana geldiği faziletli bir gündür. Hatta bu hadiselerin çoğu peygamberlerle alakalı olduğu için bu aya “Şehr-i Enbiyâ, yani Peygamberler ayı” da denilmiştir.[5]

O günün feyzinden ve bereketinden mahrum kalmamak için Aşure gününe de şimdiden hazırlıklı olmalıyız. Yeni Hicri yılınızı en samimi temennilerimizle tebrik ediyor, yeni senede bütün Müslümanları hayır, feyiz ve bereket üzere daim eylemesini Mevlâ’dan niyaz ediyoruz.

[1] Tefsir-i Razi, Tevbe Suresi 36. Ayetin tefsiri.

[2] Tevbe, 36

[3] Alusi, Tevbe Suresi 36. Ayetin tefsiri.

[4] Müslim, 1163; Tirmizi, Savm, 40

[5] Ruh’ul-Beyan, c.3, s. 423

***

Reklam

Mali Mühürleriniz İçin 

Maksimum Düzen ve Güvenlik



11 Haziran 2026 Perşembe

Günlerin Efendisi, Müminlerin Bayramı Cuma Günü


Bilindiği gibi Resulullah (sav) efendimizin Mekke-i Mükerreme döneminde İslamın beş şartından kelime-i şehadet ve beş vakit namaz farz kılınmıştı.

Medine-i Münevvere ye hicretinin son günlerinde de Cuma namazı farz kılındı. Yahudilerin kutsal saydığı Cumartesi, Hıristiyanların Pazar gününe karşılık Cenabı Hak, Müslümanlara onlardan daha üstün Cuma gününü vermiş, bu günü bereketli kılmış, bu gün öğle vaktinde bütün Müslümanları Yüce Allahın huzurunda toplayan Cuma namazını İslam’ın, İmanın alametlerinden saymıştır.

Hadisi şerifte; Üzerine güneş doğan en hayırlı gün Cuma’dır…” buyrulur.

Okuduğum Cuma suresinin 9.ayetinde şöyle buyruluyor:

“Ey iman edenler! Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman,

 hemen Hz. Allah’ı zikretmeye koşun ve alış-verişi bırakın.

 Eğer bilmiş olsanız, elbette bu, sizin için daha hayırlıdır.”

Bu ayeti kerimeden ve hadis-i şeriflerden anlıyoruz ki akıllı, baliğ, hür, mukim

(yani seferi olmayan) her Müslüman erkeğe Cuma namazı farzdır.

Kendisine Cuma namazı farz olan kişilere de bayram namazları vaciptir.

Seferilik gibi mazereti olan kimselerin de Cuma namazındaki muazzam tecelliyattan mahrum kalmamak için imkânlarını zorlayıp Cuma kılmaları, akıllıca bir harekettir. Kadınlar için zorluk olduğundan onlara farz değildir. Ama kılmış olsalar kabuldür.  Ayrıca Cuma vakti girdiğinde Cuma namazına gelecek kişilere alışveriş gibi dünyalık işlerle uğraşmak da bu ayeti kerime ile  haram kılınmıştır.

Cumayı bir bayram havasında kutlamak, o gün için  hususen hazırlanmak; yıkanmak, misvak kullanmak,  yeni ve güzel elbiseler giyinmek, güzel kokular sürünmek müstehaptır.

Hadisi şerifte şöyle buyrulur: "Bir kimse güzelce abdest alarak cuma namazına gelir, hutbeyi ses çıkarmadan dinler (ve namazını güzelce eda eder) se, iki cuma arasındaki ve fazla olarak da üç günlük daha günahları bağışlanır…."(Sahih-i Müslim)

Cuma namazında önce dört rekâtlı cumanın ilk sünneti kılınır. Sonra iç ezan okunur, Hatip hutbeye çıktıktan sonra gelenler artık cumanın ilk sünnetine durmazlar ve hutbeyi dinlerler. Çünkü bu daha mühim ve daha sevaptır.

 Hutbe  okunurken konuşmak, selam verip almak, konuşmakta olan birine;

”sus, konuşma”  diye ikaz etmek bile caiz değildir.

Resulullah (sas ) efendimizin mübarek ismi anıldığında açıktan salavatı şerife getirilmez, içimizden, kalbimizden  getiririz. Hatta yapılan dualara yüksek sesle âmin demek de mekruhtur. Aslolan, hutbeyi dinlemektir.

Hutbe iki rekâtlık bir namaz hükmündedir, denilmiştir.

Hutbeden sonra, iki rekâtlık Cuma namazının farzı kılınır. Ki en mühimi budur.

Farzdan sonra kıldığımız dört rekât ise Cuma namazının son sünnetidir.

Cuma namazı on rekatla tamam olur. Cuma kılındığı zaman o günkü öğle namazı farz olmaktan çıkar. Ancak, cumanın kendine ait bazı hususi şartları vardır.

Onun için İslam âlimleri, On rekâtlı Cuma namazından sonra altı rekat namaz daha tavsiye etmişlerdir.

Bunun dört rekâtı; üzerimize borç olan en son öğle namazının farzıdır.

Şayet Cumanın şartlarından birisi gerçekleşmedi ve Cuma olmadı ise, o günkü öğle namazı yerine geçer. Oldu ise en son öğle namazımızın kazası olur. Üzerinde borç kalmış hiçbir öğle namazı yoksa da nafile olur.(Ömer Nasuhi, B.İslam ilmihali)

Son kıldığımız iki rekât ise vaktin son sünneti yerinedir.

 

Asırlardır İslam büyüklerinin tavsiye ettiği bu namazlar ihmal edilmemeli, üzerinde gereksiz tartışmalarla manevi dünyamızı yıpratmaktan sakınmalıdır.

Vakitlerimiz müsaitse bütün bu ibadetler ve toplu olarak okuduğumuz tesbih ve dualarla Cumamızı ve namazımızı taçlandırmalıyız.

Çünkü kıldığımız bir rekat namaza, hatta okuduğumuz bir tek tesbihe bile Allahın huzurunda muhtaç olacağımız, unutulmamalıdır.

Yüce İslam dininin en mühim alametlerinden biri olan Cuma Namazına ve Cuma gününe önem vermek imanın gereğidir. Diğer zamanlarda ibadetlerini ihmal eden pek çok Müslüman için Cuma namazı; İmanların tazelendiği,

İslami güzelliklerin kalplerde ve ruhlarda yeşerdiği bir sığınak gibidir.

Hadis-i Şerifte şöyle müjdelenir:

“Büyük  günahlardan kaçınıldığı müddetçe, beş vakit namaz ile iki Cuma ve iki Ramazan, aralarında işlenen günahlara kefaret olur.” (Riyazüs salihin, 1156-1159 )

***

Cuma Mesajları için tıklayınız...

Cimri Baba ve Fenerli Oğlun İbretlik Dersi


Çok zengin, fakat bir o kadar da cimri bir adam, bir gece oğlu ile evinin bahçesinde oturuyorlardı.

Bir ara oğluna;

“Oğlum artık yaşlandım, üstelik hastayım, eğer ben ölürsem sana vasiyetim, malımın üçte birini ayır, fakirlere ver” dedi.
Oğlu da;

“Baba ne güzel düşünmüşsün. Bunu sonraya niçin bırakıyorsun, sen kendin versen daha iyi olmaz mı?” dedi.
Babası:

“Oğlum benim elim varmıyor vermeye, yapamam. Bir kuruş vereceğim zaman sanki canım çıkıyor. Ama ben öldükten sonra sen verirsin” dedi.
Sonra eve gitmek içi kalktılar.Oğlu feneri getirdi ve babasının arkasında yürümeye başladı. Işık babasına arkadan geldiği için adamın sırtına isabet ediyor ve önüne gölge yapıyordu.

Babası;

“Oğlum önüme geç, ışığı önüme tut” dese de, oğlu ısrarla babasının arkasından yürüdü ve ışık sırtına geldi.
Derken yaşlı adam önünü göremeyip yere düştü.
Oğlu, babasını yerden kaldırırken;

“Özür dilerim baba, fakat şunu öğrenmeni istedim: insan ışığı arkasına alırsa kendi gölgesi önüne düşer, önünü göremez. Fakat ışık önden gider, insan onu takip ederse, önü aydınlanır, rahat eder. İşte bunun gibi sende salih amelleri, hayır ve hasenatını önden gönderirsen, ahirette faydası daha çok olur.”

Kendinden sonraya kalan hayr ile önde gönderilen hayr hiç aynı olurmu.?

Bak Kûr’ân-ı Kerim’de Allahü Teala ne buyuruyor;

Birinize ölüm gelip de: “Rabbim, beni yakın bir süreye kadar erteleseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!” demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan (Allah) için harcayın.”

Mûnâfikûn sûresi 10.Ayet

9 Haziran 2026 Salı

İslam'da Gerçek Metanet: Feryat Etmeden Sabredebilmek

 

Ebu Talha henüz Müslüman olmamış idi. Ümmü Süleyme (Rumeysa) evlenme teklifinde bulundu. Ümmü Süleym ona şu cevabı verdi: 

— Doğrusu ben de sana hevesliyim. Senin gibisi kaçırılmaz. Lakin sen kâfir bir adamsın, bense Müslüman bir kadınım, seninle evlenmem doğru olmaz. Bunun üzerine aralarında şöyle bir konuşma cereyan etti. Ebu Talha:

— Sana ne oldu Rumeysa? 

— Ne olmuş bana?

— Sarı ve kırmızıdan ne haber?

— Ben altın ve gümüş aramıyorum. Sen bir adamsın ki işitmeyen, görmeyen, sana hiç faydası dokunmayan şeylere tapıyorsun. Falanların siyah kölesinin dağdan sürükleyip getirdiği yerden biten odun parçasına tapmaktan hiç sıkılmıyor musun? Eğer sen Müslüman olursan, işte o benim mehrim olsun, evlenelim, başka bir şey talep etmeyeceğim.

— Bana Müslümanlığı kim telkin eder Rumeysa?

— Resulullah (s.a.) telkin eder, ona git.

Ebu Talha, Hz. Peygamberin bulunduğu yere doğru ilerlemeye başladı. Resulullah, ashabı ile oturuyorken: 

“Ebû Talha, İslamın aydınlığı iki gözü arasında parlayarak geliyor.” buyurdu. Ebu Talha, Hz. Peygamberin huzurunda iman etti ve Rumeysanın söylediklerini haber verdi. Hz.Peygamber, Rumeysanın şartı üzerine nikâhlarını kıydı. Resulullah (s.a.) Rumeysa için şöyle buyurmuştur: 

“Gördüm ki cennete girmişim, önümde bir ayak sesi. Bir de baktım ki Rumeysa.” Ümmü Süleym (r.anhâ) ile Ebû Talhâ (r.a) birlikte mesut bir hayat yaşıyorlardı. Evliliklerinin üzerinden bir yıl geçtiğinde bir oğulları dünyaya geldi. Adını Ebû Umeyr koydular. Çocuk evin neşe ve sevinç kaynağı oldu. Gün geçtikçe büyüyordu. İki Cihan Güneşi efendimiz bu âileyi sık sık ziyarete gelirdi. Bir defasında Ebu Umeyr’i neşesiz gördü. Annesine: 

“Ey Ümmü Süleym! Oğlunuzu neşesiz görmemin sebebi nedir?” dedi. O da:

“Ya Rasûlallah! Onun oynamakta olduğu bir kuşu vardı. O öldüğü için üzüntülüdür.” dedi. Bu cevap üzerine Rahmet Peygamberi Efendimiz (s.a) çocuğun yanına vardı. Başını okşayarak onu teselli etmek üzere: 

“Ey Ebû Umeyr! Ne oldu senin nügayr?”diyerek  latîfe yaptı. 

Ebû Talhâ (r.a) da eve her gelişinde ilk defa Ebû Umeyr’i sorardı. Onu kucağına alır, sever ve şakalaşırdı. Bir gün bu hayat dolu çocuk hastalandı. Anne ve babası ne kadar uğraştıysa da derdine şifa bulamadılar. Babasının evde olmadığı bir sırada çocuğun hastalığı tehlikeli bir hal aldı. Şiddetli ateşler içerisinde ruhunu teslim etti. Ümmü Süleym (r.anhâ) metânet sâhibi bir hanımdı. Engin bir sabır içerisinde telâşa kapılmadan, sâkin, mütevekkil ve kadere râzı bir halde, feryad ü figan etmeden çocuğu yıkayıp, kefenledi. Kokular sürerek üstünü örttü. Evdekilere de; Ebû Talhâ’ya ben haber verinceye kadar siz bir şey söylemeyin diye tenbihatta bulundu. Bir müddet sonra Ebû Talhâ eve geldi. Oğlunun durumunu öğrenmek istedi. Ümmü Süleym (r.anhâ): 

“Biraz rahatlamış olacak, eskisinden daha sâkin…” dedi. Ölüm haberini birden vermek istemedi. Hemen kalkıp daha önce hazırladığı yemeği beyinin önüne getirdi. Ebû Talhâ (r.a.) hanımının telaşsız halinden çocuğun iyileştiğini zannetti. Birlikte yemek yediler, sohbet ettiler.  Ümmü Süleym (r.anhâ) beyine karşı sâkin ve güleryüzlü görünerek onun istirahatini ve gecesinin neşe ile geçmesini sağladı. Sabah namazı mescide gitmek üzere hazırlanan kocasına:

 “Ya Ebâ Talhâ! Şu komşumuzun yaptığına bak! Kullanmak üzere benden emanet aldıkları malı geri almak için gittiğimde vermek istemediler. Ağırlarına gitmiş!…” diyerek dikkat çekti. Ebû Talhâ (r.a) da: 

“Olur mu öyle şey!. Hiç iyi etmemişler.” dedi. Kocasını bu şekilde hazırlayan Ümmü Süleym (r.anhâ): 

“Ya Ebâ Talhâ! Oğlun senin yanında Allah’ın bir emaneti idi. Onu geri aldı.” dedi. Ebû Talhâ (r.a) birden bire şaşırdı. Söyleyecek bir şey bulamadı ve:

“İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn = Biz Allah’dan geldik Allah’a döneceğiz.” âyetini okuyarak teslimiyet gösterdi.

8 Haziran 2026 Pazartesi

ÜÇ SORU VE BİR TOPRAK TEZEĞİYLE ÜÇ CEVAP


Çok eski zamanlarda, bir şehirde kötü bir adam varmış. Geçimsiz, huysuz ve Allah’a inanmazmış. Her gördüğe çocuğa
 “Allah yoktur, olsaydı onu görmemiz gerekirdi” dermiş. Çok da akıllı olduğunu söylermiş. Bir gün çocuklardan biri o kişiye şöyle sormuş.  

–         Amca, senin aklın var mı? O da:

–         Elbette var. Ben çok akıllıyım. Deyince çocuk :

–         Aklını bize göstersene? deyince. Adamcağız kem küm ederek :

–         Akıl görülür mü? Demiş. Aklını gösteremediği halde inanır ve akıllı olduğunu söylermiş.

Bu  adamın iyi mi iyi bir komşusu varmış. Allah’a inanır, namazını kılar, küfretmez, hiç kötü söz söylemezmiş. Herkese karşı ama herkese iyi davranırmış. İyilik edermiş. Çocuklarda ona çok severmiş. Zaman zaman çocuklarla sohbet eder, onlara dinimizi öğretirmiş. Sonra çocuklara hediyeler verirmiş. Günlerden bir gün kafir komşusu kendisi gibi inanmayan arkadaşlarını da toplayarak bu iyi ihtiyarın yanına gelmiş.

 –         Sana tam üç soru soracağım. Fakat cevapları çok zor. Bakalım cevap verebilecek misiniz? İhtiyar:

–         Sorun bakalım. Allah büyüktür. Allah’ın izniyle veririz cevaplarını, demiş. Bunun üzerine adam:

–         1. sorum şu. Allah vardır, diyorlar. Fakat ne görüyor, nede gösteriyorlar. Onun için ben yoktur diyorum. Ne dersin? demiş. Adam :

–         2. sorum da şu. Cehennemde şeytanda yanacak, diyorlar. Oysa şeytan ateşten yaratılmış. Ateş ateşi yakar mı? diye sormuş. İhtiyar:

–         3. sorunu da sor da üçünü de birlikte cevaplayalım, demiş. Adam:

–         Madem kader vardır. Herkes yaptığından niçin sorguya çekilsin, demiş. Bunun üzerine ihtiyar:

–         Bittimi soruların. Adam :

–         Evet bittideyince. İhtiyar :Güzel demiş ve yanındaki çocuğa

–         Evladım. Şu toprak tezeğini bana verir misin? demiş ve adama :

–        Sen sevgili komşum. Biraz yaklaşır mısın, bana. Adam :

–         Ne olacak, demiş. İhtiyar:

–         Gel gel, şöyle yakınıma gel, korkma! Yanaş demiş ve toprak tezeğini adamın kafasına vurmuş. Adam:

–         Ah kafam. Şimdi ben sana gösteririm, demiş.  Herkes şaşırıp kalmış.Adam soluğu karakolda almış. O iyi ihtiyardan davacı olduğunu söylemiş ve mahkemeye çıkmışlar. Kadı, ihtiyara sormuş.

–         Bu adamın kafasına niçin toprak parçasıyla vurdun. İhtiyar:

–         Efendim. Bu adam bana üç soru sormuştu. Cevap olsun, diye vurdum. Kadı :

–         Nasıl yani. deyince. İhtiyar :

         Şöyle efendim. Madem Allah vardır, niçin göremiyoruz, dedi. Şimdi bu komşum başının acıdığını söylüyor. Bize bu acıyı göstermedikçe inanmayız. Adam:

–         Acıyor tabi, demiş. İhtiyar :

–         Sonra şeytan ateşten yaratıldığına göre ateş ateşi yakar mı? demişti. Şeytan niçin Cehennemde yansın, demişti. İnsanın aslı topraktır. Ateş ateşi yakmayacağına göre, toprak toprağı acıtır mı? Adam:

–         Hııı  demişİhtiyar :

–         Bir suali daha vardı, efendim. Şöyle madem herkes kaderine göre hareket ediyor, hiç kimse yaptığı işten sorguya çekilmemeli, diyordu. O zaman kafasına tezekle vurulmak kaderi de varmış. Niçin şikayetçi olup da mahkemenizi meşgul ediyor, efendim. Kadı :

–         İhtiyarın  anlattıklarını ne dersin. Adam, şaşkınlıkla :

–         Ben mi efendim, vazgeçtim, davamdan vazgeçiyorum. Bu komşumun dediklerinin hepsi doğru. İman ederek komşusu ihtiyarla dost olmuşlar. Ölümüne kadar Allah Rızası için çalışmış.

***

Reklam

Akvaryumunuzda en çok hangi figürü görmek isterdiniz?



5 Haziran 2026 Cuma

SALİHA HANIMLAR

 


Cenab-ı Hak, tüm canlıları olduğu gibi insanoğlunu da erkek ve dişi olmak üzere iki ayrı cins olarak yaratmış, fakat bunları bir bedenin azaları gibi birbirinin tamamlayıcısı kılmıştır. Azaların farklı işleri yapmakla vazifeli olmaları birisinin diğerinden daha az ehemmiyetli olmasını icap ettirmez. Sadece aralarında Mevla’mız tarafından tespit edilen vazife ve sorumluluk farkları vardır. Üstünlük ise takva iledir.

Kur’an-ı Kerim bu yüce hakikati, şu veciz üslubu ile beyan eder:

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”[1]

Erkeklerden Allah dostları, yani evliyâullah olduğu gibi kadınlardan da Allah dostları vardır. Allah dostları Kur’an-ı Kerim’de şöyle tarif edilmektedir:

“Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de. Onlar ki Allah’a iman etmişlerdir ve hep takvâ ile korunur dururlar.”[2]

Dikkat edilirse burada iman ve takvaya vurgu yapılmış, fakat Allah’a yakınlık hususunda cinsler arasında bir ayırım yapılmamıştır. Şu kadar var ki velilerin dereceleri, takvalarının mertebelerine göre farklılık arz eder.

Allah-ü Zülcelal Hazretleri saliha kadınları methederken şöyle buyurur: “Saliha kadınlar, itaatkârdırlar. Allah’ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da “gayb”ı korurlar.”[3]

Müfessirler bu Ayet-i Kerime’yi tefsir ederken şöyle demişlerdir: “Saliha kadınlar; dini doğru yaşayıp hayır yapanlardır ki onlar, Allah’a ve eşlerine itaat ederler. Eşleri yanlarında olmadıkları zamanda da namuslarını, eşlerinin mallarını ve üzerlerine vacip olan Allah’ın hukukunu korurlar. Allah da onları korur. O halde siz de o hanımlara iyi muamele edin.”[4]

Ehl-i Sünnet inancına göre kadınlardan peygamber gelmemiştir, fakat evliya gelmiştir. Bunların varlığı Kur’an-ı Kerim ayetleri ve Hadis-i Şeriflerle sabittir.

Mesela Fir’avn’ın hanımı Asiye validemiz ile İsa aleyhisselam’ın annesi Hz. Meryem bunlardandır.

Bu meyanda âlemlerin Efendisine ilk iman eden, hak davasında onu yalnız bırakmayan, tüm servetini Allah’ın Rasulü ve yüce İslam Dini uğrunda harcamaktan çekinmeyen Hz. Hatice validemizi; Peygamber Efendimiz’in neslinin kendisi vasıtasıyla devam ettiği muhtereme kızı Hz. Fâtıma validemizi; takvası, ilmi dirayeti, iffeti ve zühdü, yani dünyaya rağbet etmemesi ile bilinen, aynı zamanda Kur’an ayetleri ile tezkiye edilen Hz. Aişe validemizi ve Peygamber Efendimiz’in diğer zevcelerini hatırlamamak mümkün müdür?

İslam tarihi; asr-ı saadetten sonra da Râbiat’ül-Adeviyye, Seyyidet Nefise, Halife Harun Reşid’in hanımı Zübeyde Hatun gibi bilinen ve bilinmeyen nice saliha hanımlara şahitlik etmiştir.

Yakın tarihimize ışık saçan ve Allah yolunda büyük hizmetler eden nice Allah dostu saliha hanımlar vardır. Bu muhtereme hanımlar, köşelerinde ibadetle meşgul olmakla kalmamışlar, İslami ilimleri öğreterek irşat ettikleri nice hanım neslin ıslahına vesile olmuşlardır. “Cennet annelerin ayakların altındadır.”[5] Hadis-i Şerif’inin sırrına mazhar olan bu değerlere her zaman dua ve minnet borcumuz vardır.

[1] Hucurat, 13

[2] Yunus, 62-63

[3] Nisa, 34

[4] Taberi Tefsiri, Nisa Suresi, 34

[5] Nesâî, Cihad, 6

Reklam 




4 Haziran 2026 Perşembe

KABİR HASEB VE NESEB YERİ DEĞİLDİR.

 

  kabirrNebi Aleyhisselamın mübarek kerimeleri(kızı) Hz. Fatıma vefat ettiği zaman, cenazesini dört kimse alıp götürdüler. Götürenler: Hz.Ali Efendimiz ile iki oğlu: İmam Hasan ve Hüseyin ve Ebu Zerril Ğıfari(radıyallahü anhüm ecmeıyn) Hazeratı idi. Tam kabre götürdüklerinde  Ebu Zer ayağa kalkıp:

 “Ey kabir! Sen bilir misin ki, bu getirdiğimiz kimdir? Bu Nebi Aleyhisselamın mübarek kızı Fatıma(Radıyallahü anha) ve Hz. Ali’nin mübarek hanımı Fatımatüzzehra’dır. Hasan ve Hüseyin’in anneleridir.” Dediğinde kabirden bir nida işitildi: 

“Kabirler haseb ve neseb yeri değildir. Ancak ameli salih yeridir. Ben de ancak hayrı çok olan kalbi selim ve ameli halis olan necat(kurtuluşa erer) bulur.”(Mişkatül Envar)

          Fakıh Ebulleysi Semerkandi : 

         “Kabir azabından kurtulmak için, dört şeyden kaçınmak ve dört şeyi yapmak lazımdır.” Buyurdular. Yapılması lazım gelen dört şeyden biri, beş vakit namazı muhafaza(ifa etmek-kılmak) ve devam.    İkincisi, Fakirlere sadaka vermek. Üçüncüsü, Kur’an-ı Kerimi okumak. Dördüncüsü, çokça tesbih etmektir. Çünkü bunlar kabri ısıtır ve genişletir. Kaçınılması lazım gelen şeyler: Yalan söylemek, hıyanetlik etmek, koğuculuk yapmak, ayak üzeri olduğu halde bevil(idrar) etmektir. Çünkü Nebi Aleyhisselan Efendimiz: 

         “Bevilden kaçınınız. Zira kabir azabının çoğu bevildendendir.” Buyurdu.(Mişkatül Envar)

Kaynak : Mekasidu’t-Talibiyn Sahife 317      

***

RESÛLULLAH (S.A.V.) EFENDİMİZİN ADÂLETİ TIKLAYINIZ…