GÜZEL AHLÂK
Lügat manası ile ahlak, kişinin davranış biçimi olarak benimsediği kalıplara denir. Hilkat, yani yaratılış, kelimesi ile aynı kökten geldiği için bir bakıma kişinin yaratılışı haline gelmiştir. Doğuştan gelen edep ise insanın özündeki seciye ve tabiattır.[1] Ahlak, özü itibarıyla hem iyiyi hem de kötüyü barındırabilir; ancak bir mümin için asıl olan, daima güzel ahlakı kuşanmak ve bu fazileti hayatı boyunca olgunlaştırmaktır.
Kaynağı vahiy olan güzel ahlakın en müşahhas örneği Peygamber Efendimizdir. Allahü Zülcelâl, gönderdiği peygamberler vasıtasıyla doğruyu yanlıştan ayırmış ve kurtuluşa ermek isteyenlerin Resulullah’ın izinden gitmesi gerektiğini Ahzab suresindeki şu ayetle müjdelemiştir: “İçinizden Allah’ın lütfuna ve âhiret gününe umut bağlayanlar, Allah’ı çokça zikredenler için hiç şüphe yok ki, Rasûlüllah’ta güzel bir örneklik vardır.”[2]
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Kur’an’ı hayatına bizzat nakşetmiş bir rehber ve onun en büyük muallimidir. O’nun sünneti ve hayatı bilinmeden Kur’an-ı Kerim’in gayesini kavramak mümkün olmadığı gibi, güzel ahlakın sınırlarını belirlemek de imkânsızdır. Nitekim Mevlâ’mız O’nun hakkında; “(Habibim), sen elbette yüce bir ahlak üzeresin!”[3] buyurarak bu hakikati teyit etmiştir.
Hz. Aişe Validemiz, kendisine Allah Rasulü’nün ahlakından sorulduğu zaman şöyle cevap vermiştir: “Rasulüllah’ın ahlakı Kur’an idi.”[4] O halde, İslami hükümlerin kaynağı olan Kitap ve Sünnet, güzel ahlakın da kaynağıdır. Buna bir başka tabirle İslam Ahlakı da diyebiliriz. İslam ahlakını Kur’an-ı Kerim’de, Peygamber Efendimiz’in sözlü ve fiilî sünnetinde açıkça görürüz.
A’râf Suresi’nin 199. Ayet-i kerimesinde Cenab-ı Hak Peygamber Efendimize hitaben şöyle buyurur: “(Rasûlüm!) Affetme yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir. (kendini bilmezlerin söz ve hareketlerine karşılık verme).” Gerek bu ve benzeri Kur’an ayetleri ile gerek ayet dışındaki vahiylerle güzel ahlak kendisine telkin edilen alemlerin efendisi bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurur: “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.”[5]
Nurlarını hidayet güneşi olan Allah Rasûlü’nden alan Sahabe-i Kiram ve peygamber varisi olan Allah dostları, her adımda örnek alınması gereken müstesna şahsiyetlerdir. Bu yüce zatların izini hayatının merkezine koyanlar, hakikat yolundan sapmadan asıl menzile güvenle ulaşırlar.
Güzel ahlak, kişinin hem Allah ile hem de kullarla olan bağını şekillendiren temel bir ölçüdür. Kişi namaz ve oruç gibi ibadetlerini yerine getirse de, ahlaki bir olgunluğa erişememişse bu ibadetlerin ruhu eksik kalmış sayılır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Müminlerin iman bakımından en üstünü, ahlakı en güzel olanıdır”[6] buyurarak bu hakikati dile getirmiştir.
İslam’ın güzel ahlak kavramından bazıları şöyle sıralanabilir:
Emanet (Sözünde durmak, doğruluk ve güven). Efendimiz (s.a.v.) henüz kendisine peygamberlik verilmeden bile cahiliye Arapları tarafından “El-Emin” yani güvenilir lakabıyla anılmıştır.
Cömertlik ve infak: Elindekini paylaşmak, misafire ikramda bulunmak ve yardımlaşmak.
Kötülüğe karşı iyilik: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Nerede olursan ol, Allah’a karşı gelmekten sakın; yaptığın kötülüğün arkasından bir iyilik yap ki bu onu yok etsin.”[7]
Özetle ifade etmek gerekirse İslam güzel ahlaktan ibarettir. Onu yaşayan felaha erer. Bir Hadis-i Şerif Peygamber Efendimiz: “Kıyamet günü müminin mizanında güzel ahlaktan daha ağır bir şey yoktur.”[8] buyurmuştur.
[1] Kurtubi, Kalem suresi ayet 4
[2] Ahzab, 21
[3] Kalem Suresi, 4
[4] Müsned-i Ahmed, 25813
[5] Müsned-i Ahmed, Hd. No: 8952
[6] Ebu Davud, 4682, Tirmizi, 1162
[7] Tirmizi, Birr, 55
[8] Tirmizi, Birr, 62
Gözleri Haramdan Korumak
Mevla’mızın üzerimizdeki nimetleri, şükrünü eda etmekten bizleri aciz bırakacak kadar fazladır. Halbuki biz, sahip olduğumuz nimetlerden sarf-ı nazar ederek, sahip olmayı arzu edip de kendisine kavuşabildiklerimizi nimet olarak görürüz.
Ekseriyetle; El, ayak, göz, kulak, dil, akıl ve fikir gibi bize meccanen verilen nimetlerin şükrünü eda etmeyi bile düşünemeyiz. Nimetin şükrü kendi cinsinden olduğu için bu nimetleri Allah’ın rızası istikametinde kullanmak şükür, aksi istikamette kullanmak ise küfran-ı nimet, yani nankörlüktür.
Cenâb-ı Hak eşref-i mahluk olan insanoğlunu diğer canlılar gibi erkek ve dişi olmak üzere iki ayrı cinsten yaratmış, nesillerin karışmaması ve bozulmaması için meşru yolla evlenerek aile yuvası kurmalarını irade buyurmuş, gayr-ı meşru olan zinayı da haram kılmıştır. Zina büyük bir günahtır.
Kalbi karartan böylesine bir büyük günahtan sakınabilsinler diye ona götüren sebepleri de kullarına haram kılmıştır. Harama bakmak bu sebeplerden bir tanesidir.
Cenâb-ı Hak Nur Suresi’nde şöyle buyurur:
“Mümin erkeklere söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, mahrem yerlerini, korusunlar. Bu, onların arınmasını daha iyi sağlar. Allah yaptıklarından şüphesiz haberdardır. Mü’mine kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar.”[1]
Maddi hastalığa sebep olan mikroplardan korunmak için vücuda mikrobun giriş yollarının temizliğine dikkat edilmesi nasıl lüzumlu ise manevi hastalığa sebep olan günahların giriş yollarının temizliğinde titizlik göstermek de en az o kadar önemlidir. Gözleri haramdan korumak ise manevi temizliktir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Harama bakmak, iblisin zehirli oklarından bir oktur. Kim Allah’tan korktuğu için harama bakmayı terk ederse, Allah-ü Teâlâ ona zevkini kalbinde hissedeceği bir iman verir.”[2] buyurmuştur.
Haramı istemeden görmek değil, isteyerek bakmak yasaklanmıştır. Zira isteyerek bakmak şehvete, şehvet de zinaya götürür. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir defasında Hz. Ali Efendimiz’e şöyle buyurmuşlardır: “Bir bakışı diğer bir bakış takip etmesin. Çünkü birinci bakış lehine, ikincisi aleyhine olur.”[3]
Masiyete götüren sebeplerin normal hayat standartları haline geldiği günümüzde günaha dalmamak için bir taraftan nefsimizle mücadele ederken diğer taraftan dua ve istiğfarla Allah’a sığınıp O’ndan yardım talep etmemiz icap eder.
Ebu’l Faruk Silistrevi Hazretleri bu hususu vaazlarında hep dile getirmiş ve üzerine basa basa şu tavsiyede bulunmuşlardır:
Evinizden çıktığınız zaman unutmayın çok reca ederim. “La ilahe illallahü vahdehû lâ şerîke leh. Lehü’l-Mülkü ve lehü’l-Hamdü yuhyi ve yümit. Ve hüve hayyün lâ yemût. Biyedihi’l-hayr. Ve hüve alâ külli şey’in kadir.” Duasını çok okuyun. Bunu okuyan kimse için bir milyon sevap, bir milyon günahtan af vardır. Acaba Rasülullah (s.a.v) bunu niye böyle buyurdu diye bütün hadis alimleri dehşete düşmüşler, hayran kalmışlar. Nihayet şuna kail olmuşlar: İnsanlar evinden çıktığı zaman çarşı ve pazarda çok fena halleri müşahede edecek ve günaha düçar olacaklar. Şefaat-ı azime olarak, o gün akşama kadar işlediği günahların hepsini, bu duayı okumaları sebebiyle Hz. Allah affedecektir. Bunu ezberleyin, çoluğunuza çocuğunuza öğretiniz efendiler!
[1] Nur, 30-31
[2]Taberani, El-Kebir, 10363, Heysemi, Mecmeu’z-Zevaid, 8/63
[3] Ebu Davut, 2149, Tirmizi, 2777
Kur’an-ı Kerim’i Okumanın Fazileti
Kur’an-ı Kerim, insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için gönderilen son ilahi kitaptır. Cenâb-ı Hak bir ayet-i kerimesinde şöyle buyurur: “Sizi (her türlü) karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna açık açık ayetleri indiren O’dur. Şüphesiz ki Allah, size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.”[1]
Kur’an-ı Kerim kuru bir metin değil; Rabbimizin biz kullarıyla hasbihalidir. Bu ilahi konuşma, Fatiha suresinde en berrak haliyle karşımıza çıkar: Rabbimiz bize sonsuz rahmetini, alemlerin mutlak hâkimi olduğunu ve ceza gününün tek sahibi olduğunu hatırlatır. Biz de O’nun bu yüceliğine mukabil; yalnızca O’na kul olduğumuzu ve yalnızca O’nun inayetine sığındığımızı ikrar eder, bizi dosdoğru yoldan ayırmaması için gönülden yalvarırız.
Kur’an-ı Kerim’in mahiyetini özlü bir biçimde anlatan bir ayet-i kerimede şöyle buyurulur:
“Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu Kitab’ın tesirinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de gönülleri Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah’ın, dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz.”[2]
Kur’an-ı Kerim’i okumak kalbe huzur ve aydınlık verir, kişiyi meleklerle dost kılar. Kur’an’ın hükümlerini hayata geçirmek ise Allah’ın sevgisini kazandırarak hem bu dünyayı hem de ebedi hayatı güzelleştirir. Müslim’in rivayet ettiği bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyurulur: “Allah’ın evlerinden birinde toplanıp, Allah’ın Kitabını okuyup birlikte inceleyen hiçbir topluluk yoktur ki, onlara huzur inmesin, rahmet onları kuşatmasın, melekler onları çevrelemesin ve Allah onları yanındakilere anmasın.”[3]
Toplumları kuşatan maddi ve manevi krizlerin tek çıkış yolu, Kur’an-ı Kerim’in rehberliğinde kenetlenmektir. Onun ilkelerini doğru kavrayıp hayatına taşıyanlar; yalan, iftira ve haksızlık gibi toplumu içten içe çürüten kötülüklerden temizlenerek gerçek huzura erişirler. Kur’an’ın ışığıyla aydınlanan kalpler, manevi boşluktan kurtulup sarsılmaz bir iç denge kazanır. Özellikle maddeci anlayışın pençesinde sürüklenen ve çaresizlik içinde bunalan günümüz nesilleri için Kur’an’ın yol göstericiliği hayati bir öneme sahiptir.
Nitekim Cenâb-ı Hak Kur’an’ı anlatırken şöyle buyurur: “Ey insanlar! Size Rabbinizden bir nasihat ve kalplerde olan şüphe ve sıkıntılara şifa ile müminler için hidayet ve rahmet gelmiştir.”[4]
Ayet-i kerimenin manasından da anlaşılacağı gibi Kur’an, anlayana ve kulak verene en güzel nasihattir. Bundan dolayıdır ki sadece lafzını okumakla kalmayıp manasını doğru bir şekilde anlayarak yahut anlayanların izahına kulak vererek içindekiler ile amel etmek icap eder. Kişi ancak o zaman hidayete erer.
Rabbimizin kelamı olan yüce kitabımızın feyzinden, nurundan daha çok kimselerin istifade edebilmesi için onu sadece okumakla yetinmeyip çevremize ve çocuklarımıza öğretmek için gayret etmeliyiz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğreteninizdir.”[5] Buyur-muştur.
Neslimizin hidayet üzere kalmasını ve istikametini korumasını istiyorsak, onları Kur’an’ın aydınlığından mahrum bırakmamalıyız. Zira Kur’an’dan uzak kalmış bir nesil; İslam ahlakına yabancılaşma, kendi değerlerine sırt dönme ve yozlaşmış ideolojilerin pençesine düşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu hayati sorumluluğu hatırlatarak, hutbemi Peygamber Efendimizin (s.a.v.) şu hadis-i şerifi ile nihayete erdiriyorum: “Çocuklarınızı şu üç haslet üzerine terbiye edin: Peygamberinizin sevgisi, Peygamberin ehl-i beytinin sevgisi ve Kur’an’ı okuma.” [6]
[1] Hadid, 9
[2] Zümer, 23
[3] Müslim, 2699
[4] Yunus 57
[5] Buhari, Fezailü’l-Kur’an, 21
[6] Suyuti, Cami’us-Sağir, C. 1, S. 114
***
Kur’an-ı Kerimden Dualar
Evlâdına Allâh’ ın kitâbını öğreten kimsenin sevâbı nedir?
Şeytanın En Sevdiği Şey
Sosyal medya’ya çevrimiçi Kur’an-ı Kerim’e çevrimdışı
Gözleri İbadetten Nasiblendirmek.
Âyetü’I-Kürsinin Fazilet Ve Havassı
KUR’AN-I KERİM’İN ŞEFAATİ
KUR’ÂN-I KERÎM’İ ANLAMAK İÇİN
KUR’ÂN-I KERÎM ŞİFÂDIR
Şeytanın En Sevdiği Şey
KUR’ÂN-I KERÎM HATMİ
Amelsiz Kur’an Okumak
KUR’ÂN-I KERÎM’İ ÖĞRENİP, OKUMAK VE OKUTMAK
EBEDÎ MUCİZE: KUR’ÂN-I KERÎM
Kur’an-ı Kerim Okumanın Fazileti Hakkında Hikaye
Kur’an-ı Kerimle İlgili Ayeti Kerimeler
KUR’AN-I KERİM İLE İLGİLİ HADİS-İ ŞERİFLER
YEMEK VAKTİ
İbn-i Sina’ya bir gün sağlık bakımından en uygun yemek vakitlerinin hangileri olduğu sorulunca, meşhur hekim şöyle bir cevap vermiş:
“Zenginler acıktıkları, fakirler de yiyecek buldukları vakit!”
HUKUKUN ŞEYHÜLİSLÂMI
Sultan Abdülaziz Han devri şeyhülislâmlarından Turşucuzâde Ahmed Muhtar Efendi, bir gün makamındayken valide sultanın kahvecibaşısı gelir. Aksaray’da inşa edilen camiye ait vakıflardan doğan dava epey uzadığından, valide sultanın çok üzüldüğünü hatırlatır. Şeyhülislâm, “Hükme tesirim olmaz. Şer-i Şerif ne hükmederse öyle olur.” diye karşılık verir. Kahvecibaşı çıkıp gidince Turşucuzâde, etrafındakilere dönüp şöyle der: “Ben, valide sultanın değil, hukukun şeyhülislâmıyım. Ne zaman ki hak ve hukuka müdahale edilmek istenir ise aklıma, vaktiyle Ayasofya Medresesi’nde derse çıktığım zaman pabuçlarımı koltuğuma aldığım gelir. Hak hukuk bekçiliği zor iştir. Belki makama vefa getirmez ama kalbe şifa verir. Bu sebeple pabuç koltukta olacak, makamı bırakacak amma hakka dil uzattırmayacaksın!“
Kaynak: Yedi Kıta Dergisi Sayı 211 Mart 2026 sayfa 53
Kırk yıllık Kanî, olur mu Yani?
Kırk Yıllık Kânî…
Kânî Efendi, divan şiiri geleneğine hâkim, mizaha ve hicve yatkın bir şahsiyettir. Hazırcevap bir zåt olduğu bilinir. Rivayetlere göre, Bükreş’te bulunduğu sırada bir Rum (veya Romen) kızına gönlünü kaptırır. Olacak ya kızın babası da papazdır. Baba papaz olunca evlilik şartı olarak Kânî’den Hıristiyan olmasını talep eder. Gerçekleşmesi mümkün olmayacak bu teklif karşısında Kânî Efendi, inancını değiştirmeyi reddeder ve şu cümleyi kurar:
“Yapmayın papaz efendi! Kırk yıllık Kanî, olur mu Yani?”
“Yani” Hıristiyanların çok kullandığı bir erkek ismidir. Bu söz, dillere pelesenk olmuş ve “insan, aslını daima muhafaza etmelidir” manasına, o gün bugündür söylenilegelmiştir.
***
Kânî Efendi Kimdir?
1712’de Tokat’ta doğmuş, erken yaşta Mevlevi Tekkesi’ne intisap etmiş.
1755’te Sadrazam Hekimoğlu Ali Paşa tarafından İstanbul’a çağrılmıştır. Bir vakit Divan-ı Hümâyûn kaleminde çalıştıktan sonra Silistre veya Bükreş’e vazifelendirilmiş, orada uzun yıllar bulunmuştur.
SAYI 210/ŞUBAT 2026 YEDIKITA 43
Hz. Musa (a.s.)’ın İffeti ve Edep Örneği
İslam tarihinden kalpleri titreten, edep ve iffet üzerine muazzam bir kıssa… Hz. Musa’nın Medyen yolculuğunda karşılaştığı iki genç kızla olan diyaloğu, bir erkeğin iffetini ve bir genç kızın hayasını en güzel şekilde bizlere öğretiyor. Şeytanın adımlarından kaçınmak ve Allah rızası için sergilenen o asil duruşun detaylarını okumak için tıklayın. 👇
Bir Babanın Sözü, Bir Oğlun Teslimiyeti
“Gördüğü rüya bir emir miydi, yoksa bir imtihan mı? Hz. İbrahim’in (a.s) yıllar önce verdiği bir söz, evlat sevgisiyle harmanlanmış en büyük sınavına dönüştü.
Evladı Hz. İsmail’i kurban etmek üzere Beşir Dağı’na doğru yola çıkan bir baba… Yol boyunca fısıldayan bir şeytan, sarsılan dağlar ve her şeyden habersiz bekleyen bir anne. Ancak bu hikayede sadece kurban yok; benzersiz bir teslimiyet ve sarsılmaz bir iman var.
Hz. İsmail’in “Babacığım, emredileni yap; beni sabredenlerden bulacaksın” deyişiyle gökyüzündeki meleklerin bile gözyaşı döktüğü o an… Bıçağın kesmediği, taşın yarıldığı ve Cenab-ı Hakk’ın merhametiyle bir koçun indirildiği mucizevi son.
Bu kıssa bize şunu hatırlatıyor: En sevdiğinden vazgeçebildiğin an, asıl vuslata erdiğin andır.
📖 Hikayenin tamamını ve teslimiyetin derinliğini okumak için tıklayınız!
Azadan Azaya Kurtuluş: Kurbanın Sırrı
Efendimiz (s.a.v) birgün çok güzel ve boynuzlu bir Koç kurban etmek için aldı ve buyurdu ki;
“Allah’tan başka ilah yoktur (Allah’ü Ekber!) benim namazım, ibadetlerim, hayatım, Ölümüm, hep alemlerin Rabbi olan Allah içindir. Şerîki/ortağı yoktur Onun. Ben bununla emrolundum ve ben müslimlerin evveliyim.”
Sonra kurbanı kesti ve buyurdu;
👉 “Bunun kılı ve yünü, benim kılımın ateşten fidyesi dir.
👉 Bunun derisi, benim derimin ateşten (kurtuluşuna) fidyedir.
👉 Bunun kanı, benim kanımın ateşten fidyesidir.
👉 Bunun eti Benim etim’in ateşten (kurtuluşuna) fidyedir.
👉 Bunun kemikleri, benim kemiklerimin ateşten (kurtuluşuna) fidyedir.
👉 Bunun damarları benim damarlarımın ateşten (kurtuluşuna) fidyedir.”
Sordular:
Yâ Resülallah (s.a.v) Afiyetler olsun. Bu sadece size mi mahsustur?
Efendimiz (s.a.v) buyurdu: “Hayır! Bu bütün ümmetim içindir. Tâ Kıyamet saatine kadar yeryüzüne gelecek olan bütün ümmetime mahsustur.
Bunu Cebrail (a.s) Allahü Teala azze ve celle Hazretleri’nden bana haber verdi.”
(Ruhul Beyan tercümesi cilt: 8 sayfa 35 – 36)
20 Nisan – Şerefli Gün

Önümüzdeki pazartesi günü 20 Nisan. Resulullah (sav) efendimizin dünyayı teşrifinin yıl dönümü.
Alemler rahmet olarak gönderilen Hz.Muhammed Mustafa (sav) Miladi 571 yılında Rebiul evvelin
12. günü pazartesi sabahı dünyayı şereflendirdi.
Bu tarih, Miladi takvime göre 20 Nisana tekabül etmekteydi.
Bu sene de 20 Nisan’ın Sevgili peygamberimizin doğduğu gün olan Pazartesi’ne denk gelmesi ayrı bir güzelliktir.
Onun değdiği her şey; zaman, mekan, eşya, hep onunla değerlenir.
Çünkü O, “Habibim biz seni ancak ancak alemlere Rahmet olarak gönderdik” ayetinin sırrına sahiptir. (Enbiya s.107)
Bu vesile ile Nisan ayı ve bu ayda yağan yağmurlar onunla bereketlenmiştir.
Günlerin en faziletlisi Cuma günüdür, müminin bayramıdır. Ancak pazartesi günü de Allah Resulü ile şereflenmiş kıymetli bir gündür.
Onun dünyayı şereflendirdiği Mekke-i Mükerreme ve Hicret buyurup irtihal ettiği Medine-i Münevvere yeryüzünün en kıymetli arazisidir.
Eskilerin tabiri ile “Şerefül mekan bil Mekin.” Yani bir yerin kıymeti, şerefi, orada bulunanın kıymetindendir.
Bu sebeple Sevgili Peygamber efendimiz (sav)in mübarek vücudu şeriflerinin bulunduğu; Mescidi Nebevi içerisinde yer alan Hücre-i Saadet, dünyanın en kıymetli, en şerefli yeridir. Hatta yedi kat semadan ve Arştan bile kıymetli sayılmıştır. Çünkü orada alemler kendi hürmetine yaratılan Kainatın efendisi bulunmaktadır.
Beni vefatımdan sonra ziyaret eden, hayatımda iken ziyaret etmiş gibidir. Benim kabrimi ziyaret edene şefaatim hak olmuştur, müjdelerine kavuşmak isteyen milyonlarca ehli iman, Hac ve Umre vesilesi ile gittikleri mübarek topraklarda onu hürmet ve edeple ziyaret ederler ve Ümmetliğe kabulünü ve şefaatini ümit ederler.
Fahri kainat (sav)in mübarek hayatını ana hatları ile her Müslüman sahih bir şekilde bilmelidir. Onun mübarek hayatı, güzel ahlakı hepimiz için numunedir.
Hicri tarihle toplam 63 sene hayat sürdü. Sanki asırlarca yaşamış gibi, zaman onun için bereketlendi. 23 senelik fiili peygamberliğinde bir insanın katlanabileceği bütün sıkıntılara katlandı.
Dünya rahatı peşinde olmadı. İnsanların en fakiri olarak yaşadı. Gerçek hayat ahiret hayatıdır buyurur, dünyaya rağbet etmezdi.
İslam’ın yayılması ve korunması uğrunda hicretten sonraki on sene içerisinde tam 27 defa gazaya çıkmıştır. (Başlıca gazalar; Bedir, Uhud, Hendek, Hayber, Huneyn ve Tebük’tür. Mekke’nin fethi ise bu sürecin en büyük manevi zaferlerindendir.)
Okuduğum hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır: “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe doğru yoldan asla sapmazsınız. Bunlar Allah’ın kitabı ve Rasûlünün sünnetidir.”(İmamı Malik,El-Muvatta)
Bu emanetleri, Ashabı kiram başta olmak üzere, tabiin ve onları takip eden İslam büyükleri ve bin yıldır bizim ecdadımız, bizlere kadar şerefle taşıdılar.
Resulullah (sav) Efendimizin emanetleri bugün bizlerin uhdesindedir.
İyi biliyoruz ki hem bizlerin hem bütün insanlığın kurtuluşu, dünya ve ahiret saadeti bu emanetlere sahip çıkmakladır. Bunlar bizlere ilahi hediyelerdir.
İçerisinde bulunduğumuz şu devirde; bilhassa, toplum olarak farklı mecralara itildiğimiz, üstelik en değerli varlıklarımız olan çocuklarımızla imtihan olduğumuz şu günlerde, sığınılacak tek güvenli liman; Allah’ın kitabı ve Onun Resulünün sünnetidir. Çocuklarımıza yapılacak en güzel iyilik de, onlara istediği şeyleri değil; ihtiyacı olanları vermektir..
Onların da bizlerin de en büyük ihtiyacı; İman’dır, İslam’dır ve Resulullah’ın ahlakıdır.
Onun için Okul çağındaki evlatlarımızı, varsa çevremizdeki çocuklarımızı, yakınlarımızı, bu değerlerin aşılanmasını sağlayalım.
Bu şekilde hareket etmek , Resulullah’ın emanetine sahip çıkmaktır. Ve dünya ve ahiretin en büyük saadetine, Resulullah’ın büyük şefaatine layık olmaktır.
***


