"Söz güzelliği, davranış güzelliği ve dürüstlükle kemâle erer."

Nasihat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nasihat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2026 Salı

ÖLÜM KÖPRÜSÜ


Allah-ü Zülcelal Kur’an-ı Kerim’inde şöyle buyurur: “Her nefis ölümü tadacaktır.”[1]

Ölüm, hiçbir canlının kaçamayacağı bir hakikattir. Gençlik, makam, servet, güç ve kuvvet gibi değerler ölüme engel değildir. Ölüm bir yok oluş değil; dünya hayatı denilen rüyadan Ahiret hakikatine bir uyanıştır. Mühim olan, ölümün ne zaman ve nasıl geleceği değil, ona hazırlıklı olup olmadığımızdır.

Ölümü düşünmek insanı karamsarlığa sürüklemek için değil; hayatı daha şuurlu, daha ahlaklı ve daha huzurlu yaşamak içindir. Ölümü hatırlayan insan, vaktinin kıymetini bilir, hayatını daha manalı, daha düzgün yaşamaya gayret eder. Ölümden sonrasının Allah’a kavuşmak olduğunun farkında olarak dünyanın fani zevkleri uğruna baki olan ahiret hayatını harap etmez.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayın.”[2] Bu hatırlayış bizleri kötülüklerden alıkoyar ve hayırlara sevk eder.

Ölüme hazırlanmak; en başta namaz gibi farz ibadetleri hayatın merkezine koymakla, helal ve harama dikkat etmekle, kul hakkından sakınmakla, anne-babaya iyilik etmekle, doğru dürüst ve merhametli olmakla, hülasa İslam’ı yaşamakla mümkündür. Unutmayalım ki mallar, makamlar, şöhretler ve ünvanlar bu dünyada kalır; fakat ameller kabirde ve mahşerde kişiye arkadaş olur.

Hayat ne kadar tabii ise ölüm de o kadar tabiidir ve irademiz dışında tahakkuk edecek bir hakikattir. Ahirete hazırlıklı olan kimse için ölüm, korkulması gereken bir yok olmak değil, içinde cennetin bulunduğu sonsuz alemin kapısından girmek ve lütfunu ümid ettiği Mevla’sına kavuşmaktır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Kim Allah’a kavuşmayı severse Allah da ona kavuşmayı sever. Kim Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.”[3]

Allah’a kavuşmak için ölüm köprüsünden geçmek gerekir. Hassan bin Esved (r.a.): “Ölüm, dostu dosta kavuşturan bir köprüdür.” demiştir. O çok sevdiğimiz Mevla’mıza kavuşabilmek ancak imanla bu dünyadan gitmeye bağlıdır. İmanla gidebilmek için de Allah’ın rızasına uygun bir hayatı devam ettirmeliyiz. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir başka Hadis-i Şeriflerinde: “Yaşadığınız gibi ölürsünüz, öldüğünüz gibi diriltilirsiniz.”[4] buyurmuşlardır.

Bu noktada da Rabbimizin fermanına kulak verelim: “Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.”[5]

[1] Al-i İmran, 185

[2] Tirmizi, 2307

[3] Buhari, 6169

[4] Ruhu’l-Beyan, Al-i İmran 199. Ayetin tefsiri

[5] Al-i İmran, 102

***

Azrail (A.S.)’ın İki Yüzü

Ölümün Ön Habercileri

IŞIĞI ÖNÜNE AL…

MÜMİN ÖLÜMÜN ACISINI NEDEN HİSSETMEZ?

Şişmanlığın İlâcı

Ey ÖLÜM!

BİR ÖLÜNÜN SON ANLARI

ÖLÜNÜN ARKASINDAN AĞLAMAK NASIL OLMALI?

SADAKA ÖMRÜ UZATIR, BELAYI DEFEDER

Ölüm

Azraille Arkadaş

Ölümü nasıl geciktirildi?

Sessiz çığlık: ÖLÜM

Teslimiyet Nasıl Olmalı?

11 Kasım 2025 Salı

İnsan haysiyeti

İnsan Allah tarafından yaratılan en şerefli varlıktır. Diğer varlıklara verilmeyen sayısız özellik ve üstünlükler insanoğluna verilmiştir. Yüzü aşağı gelecek şekilde yaratılan diğer canlılardan farklı olarak, insanın dik yaratılması, kendisine eşyayı kavrayabilen el ve parmakların verilmesi, meramını düzgün bir şekilde ifade edebileceği dile sahip olması, iyiyi kötüden ayırabilecek akıl nimetiyle donatılması  da bu üstünlükler cümlesindendir.

Muhyiddin ibn-i Arabi Hazretleri şöyle der: “Allah-ü Teâlâ’nın insandan daha güzel bir mahluku yoktur. Zira Allah (c.c.) onu canlı, alim, güç kuvvet ve irade sahibi, konuşan, işiten, gören, işlerini ayarlayabilen ve hikmet sahibi olan bir varlık olarak yaratmıştır. Bu sıfatlar, (insanoğluna emaneten verilen) Allah’ın sıfatlarıdır.”[1]

Nitekim Cenab-ı Hak bu hakikati Tin Suresinin 4. ayetinde şöyle ifade buyurur: “Biz insanı hakikaten en güzel biçimde yarattık.” Fıtratta, yani yaratılışta var olan bu şerefli vasıflar değişmez kaydıyla verilmemiş, insan tarafından korunup kollanması şartına bağlanmıştır. Bu değerli emaneti muhafaza edemeyen, onu isyan ve kötülüklerle körelten kimseler hakkında da aynı surenin 5. ayetinde şöyle buyurulur: “Sonra onu (isyanı sebebiyle) aşağıların aşağısına çevir(ip indir)dik.”

Kendi varlığının değerini bilmeyen, yaratılışındaki hikmeti tefekkür etmeyip varlık gayesinin dışına taşarak  fıtratını kirleten kimse, haysiyetine zarar verdiği gibi başkasının haysiyetine de itibar etmez.

Hz. Ali kerremellahü vechehü Efendimiz bu hususta bizleri şöyle ikaz eder:

“(Ey insan!) İlacın senin içindedir, fakat görmüyorsun. Hastalığın da kendindendir; farkında değilsin. Kendini küçük bir cisim mi zannedersin? Halbuki sende en büyük âlem dürülmüştür.”

İslam dini insanları, teninin rengine, ırkına, cinsiyetine, fakirlik ve zenginliğine göre değil de özünde var olan insanlık cevherini koruyup koruyamadığına göre değerlendirir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir Hadis-i şeriflerinde: “Allah-ü Teâla sizin şekillerinize ve mallarınıza bakmaz, fakat kalplerinize nazar eder”[2]  buyurmuştur.

Hz. Ömer devrinde Mısır valisi olan Amr bin As Hazretlerinin oğlu Mısırlı bir Kıpti ile at yarışı yapmış, sonunda Kıpti, Hz. Amr’ın oğlunu geçmişti. Mağlup olmaya tahammül edemeyen valinin oğlu kendisinin soylu anne babanın oğlu olduğunu ileri sürerek Kıptiyi kırbaçlamıştı. Kıpti bir vesile ile Medine’ye gelip Halife Hz. Ömer’e şikâyette bulundu. Hz. Ömer (r.a.) Amr bin As’a bir mektup yazarak oğlu ile birlikte Medine’ye gelmelerini emretti. Yaptığı tahkikat neticesinde şikâyet edenin haklı olduğunu tespit eden Hz. Ömer, Kıptinin eline kırbacını vererek Amr bin As’ın oğluna vurmasını emretti. O da kendisine vurulan kırbaç kadar vurarak hakkını almış oldu. Hz. Ömer (r.a.) Amr bin As’a; “Annelerinin hür olarak dünyaya getirdiği insanları ne zamandan beri köle yaptınız?” diye sitem etti.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) veda hutbesindeki şu sözleri ne kadar manidardır:

“Ey insanlar! Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Ademin çocuklarısınız. Âdem de topraktan yaratılmıştır. Allah katında en üstününüz takvada en ileri olanınızdır. Arabın acem üzerine, beyazın siyah ve siyahın beyaz üzerine hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.”

[1] Kurtubi, Tin suresi 4. Ayetin tefsiri

[2] Sahihu’l-Cami, 1862

18 Haziran 2025 Çarşamba

Önce Kendine Bak!


Birine “Bu yaptığın doğru değil!” demek kolaydır. Asıl zor olan, önce kendine aynı aynayı tutabilmektir. Çünkü başkasını uyarırken sen aynı hatayı yapıyorsan söylediklerin boşa gider. Düşünsene; etrafı zehirli hayvanlarla dolu biri, başka birinin yüzündeki sineği kovalamaya çalışıyor. Ne kadar garip, değil mi?

Gerçek bir nasihat, önce kendi üzerinde işe yaramalıdır. Eğer bir söz, söylendiği kişinin hayatında yer bulmuyorsa başkalarına ulaşması da zor olur. Nitekim Allahü Teala, İsa Aleyhisselam’a şöyle vahyetmişti: 

Kendi nefsine nasihat et, nasihati kendin yerine getirdiğin zaman artık insanlara nasihat ver. Böyle yapmazsan benden çekin!

Bu yüzden birine nasihat edeceksen bunu gösteriş için değil, içten gelen bir iyilik duygusuyla yap. İçin karanlıksa dışını süslemek kimseye fayda sağlamaz. İçindeki ışık parlıyorsa sözlerin doğrudan kalplere ulaşır.

Unutma! Kalpten çıkan bir söz, kalbe ulaşır. Ya bir korku bırakır içinde ya da umut dolu bir heyecan. Dilden çıkan söz ise kulağa çarpıp, geçip gitmekten başka bir işe yaramaz.

Kısacası, birilerini uyarmadan önce kendimizi düzeltmekle işe başlayalım. Çünkü en etkili nasihat, yaşanandır.

21 Mayıs 2025 Çarşamba

Kurban İbadeti


 Kurban, lügatte Allah’a (c.c.) yakınlık manasınadır. Fıkıhta ise “Allah-ü Teâlâ’ya manen yakınlık için kurban niyeti ile kesilen hususi hayvan” demektir.

Kurban Bayramı’nda kurban kesmek, hür, mukim, Müslüman ve zengin olan, yani nisaba malik olan kimse için vacip olan bir vazifedir. Kurban kesme günlerinde kurban kesmeye gücü yeten kimse kesmeyip de daha sonra fakir düşse, vacip olan bu kurban vazifesi zimmetinden düşmez. İmam Hasan’ın İmam Ebu Hanife’den rivayetine göre; Kurban Bayramı günlerinde hür, Müslüman, mukim ve zengin olan bir kimsenin kendi adına ve küçük çocukları adına kurban kesmesi vaciptir.[1]

İslami kaynaklarda ibadet maksadıyla kesilen hayvana Udhiyye, eti için kesilen hayvana zebîha denilir. Kurban Bayramı günlerinde ibadet için kesilen kurbanın haricinde “Adak Kurbanı, keffaret kurbanı, çocuk doğduğu zaman kesilen akîka kurbanı, bela ve musibetlerin def’i veya sevap kazanmak için kesilen nafile kurbanlar da vardır.

Mali bir ibadet olan kurban, Hac Suresi’nde şöyle ifade buyrulur:

Kurbanlık büyük baş hayvanları da sizin için Allah'ın dininin nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Onlar saf saf sıralanmış dururken (kurban edeceğinizde) üzerlerine Allah'ın adını anın. Yanları üzerlerine düşüp canları çıkınca onlardan siz de yiyin, istemeyen fakire de istemek zorunda kalan fakire de yedirin. Şükredesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdik. Onların etleri ve kanları asla Allah'a ulaşmaz. Fakat ona sizin takvanız (Allah'a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı büyük tanıyasınız. İyilik edenleri müjdele.[2]

Kurban vecibesi, Hak yolunda fedakarlığın bir nişanı ve Allah-u Teâlâ Hz. lerinin verdiği nimetlerin bir şükrüdür. Bunun neticesi ise, sevaba nail olmak ve bir takım bela ve musibetlerden emin olmaktır.

Dünyanın muhtelif yerlerinde her gün çeşitli maksatlarla kesilen milyonlarca hayvandan çok az bir kısmının senede bir gün ibadet niyeti ile kesilip fakir fukaraya dağıtılmasını hoş görmemek, ne yazık ki bazı kimselerin içine düştükleri gaflet çukurundan çıkamamalarının neticesidir. Halbuki diğer hayvanlar ticari veya şahsi maksatlarla kesilirken kurban hem ibadet hem de sosyal yardımlaşma gayesine matufen kesilir.

Mevla’mızın; “İyilik ve takva yani Allah’a karşı gelmekten sakınma üzere yardımlaşın!”[3] Ayet-i Kerime’sinin sırrına erebilmek ve cemiyete faydalı insan olabilmek için kurbanlarımızı fakir fukaraya, dini ilimleri tahsil eden kimsesiz ve muhtaçlara bağışlamamız, ibadetimizin değerini kat kat artıracaktır.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bir Hadis-i Şerif’lerinde

Âdemoğlu Kurban Bayramı gününde kurban kesmekten Allah’a daha sevimli gelen bir amel işlememiştir. Şüphesiz o kurban kıyamet gününde boynuzları, tüyleri ve tırnakları ile getirilecektir. Muhakkak kurban kanı yere düşmeden önce Allah’ın rızasındaki kabul mekanına düşer. O halde kurbanınızı güzelinden, iyisinden yapın.”[4] buyurmuşlardır.

Bir başka Hadis-i Şerif’te de şöyle buyrulmuştur:

Kim kurban kesmeye imkân bulur da kesmezse bizim namazgâhımıza yaklaşmasın![5]

İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri, Peygamber Efendimizin kurban kesmeyenler hakkındaki bu ikaz edici ifadelerini göz önünde bulundurarak Kurbanın vacip olduğuna hükmetmişlerdir.

 

[1] El-Cevheretü’n-Neyyire, Kitabü’l-Udhiyye

[2] Hac, 36-37

[3] Maide, 2

[4] Tirmizi, Edahi 1; İbn-i Mace, Edahi 3 (3126),

[5] İbn-i Mace, Edahi 2 (3123); Ahmed b. Hanbel, 8273

Neme lazım!


Dünya ve ahirette saadet kaynağı olan Yüce İslam dini bizleri kardeş ilan etmiş, kardeşliğin bir gereği olarak da din ve dünya işlerinde birbirimize yardımcı olmayı, faydalı olmayı emretmiştir.

Sevgili Peygamber Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) de Müslümanları bir vücuda benzetir.

Nasıl ki vücudun bir uzvu ağrıdığında bütün vücut ıstırap çekerse, Müslüman da din kardeşinin dertleri ile dertlenmeli, hali ile hallenmelidir.

Ancak bu yardımlaşma, birbirimizi ifsat etmede değil, hayırda güzel işler yapmada olmalıdır.

Yaşadığımız şu imtihan dünyasında hepimizin zaman zaman sıkıntılı ve zayıf hallerimiz olabilir. Hiç birimiz mükemmel değiliz.

Böyle durumlarda Nefsi emmare ve Şeytan-ı Aleyhilla’ne fırsatını bulup  bizleri hataya ve hatta helake sürüklemek isteyecektir.

İşte hakiki mümin, hakiki kardeş, bu tür durumlarda –tabiri caizse-yangına körükle gitmez, kardeşini nefsin ve şeytanın eline bırakmadan onu hayra sevk etmek için gayret eder, çırpınır, dua eder.

 Ayet-i Celile’de Yüce Mevla’mız şöyle buyuruyor:

 ”..Ve İyilik ve Takvada yardımlaşın, günahta ve düşmanlıkta yardımlaşmayın

 ve Allah’tan korkun, Muhakkak Allah’ın azabı şiddetlidir.” (Nisa ,2.ayet) 

Yine hepimizin bildiği Asır suresinde; ”Birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler.”(Ayet.3.) methedilirken, Beled suresinde;“Birbirlerine sabır ve merhamet tavsiye edenler.” (Ayet.17)  den övgü ile bahsedilir.

Bu özellikler her iki ayeti kerimede de ebedi kurtuluşun sebepleri arasında sayılmıştır. Bütün bunlardan anlıyoruz ki; iman sahibi olmak, köşesine çekilip, ”bana ne, nemelazım” demeyi değil, tam tersine, düşen kardeşinin elinden tutmayı icap ettirir.

Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hz. şöyle buyururlardı: ”Her koyunu kendi bacağından asarlar sözü yanlıştır. Neme lazım değil, bana lazım demeli

Yüce Mevla’mız bizleri başıboş yaratmamış, Rahmetinin bir tecellisi olarak, kendi yolunu bulabilmemiz için peygamberlerini göndermiş, devamında da peygamber varisi olan büyük âlimleri insanlığın hizmetine, irşat ve hidayetine memur kılmıştır.

Bütün Peygamberler insanlığa medeniyetin öncülüğünü yaptıkları gibi esas vazifeleri insanlığı Hakka davet olmuştur. Çünkü insanlığın en büyük ihtiyacı hak ile batılı ayırıp, Cenabı Hakkın yoluna girmek, orada devam edip ebedi saadeti, cennet ve cemali ilahiyi kazanmaktır.

Dikkat edilirse her gün beş vakitte, kırk rekat namazda okuduğumuz, Kur’an-ı Kerimin anahtarı olan Fatiha-i Şerife’de Mevla’mıza yönelip;

“Bizleri, nimet verdiğin (sevgili) kullarının (da) yolu olan, kendi yoluna ilet.” diye dua ediyoruz.

 Çünkü istenecek en önemli ihtiyaç Allah’ın yolunda olmaktır.

Yine bu ayeti kerimede, ”beni” değil, “bizleri” ifadesinin kullanılması, Müslümanların birbirlerine dua etmeleri, birbirlerinin hidayetleri için çalışmaları gerektiğini de anlatmaktadır.

Hadisi şerifte sevgili Peygamberimiz(sav) şöyle buyurdular:

“Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz; onu tahkir etmez.“(Sonra üç defa kalbine işaret ederek, şöyle buyurdular) “Takva, şuradadır, Takva şuradadır, Takva şuradadır. Müslüman kardeşini hakir görmesi kişiye kötülük olarak yeter. Her Müslüman’ın namusu, kanı, malı ve haysiyeti Müslüman’a haramdır.” (Müslim”Birr”,32)

Hadis-i Şerifte ise şöyle buyruluyor:

“Sadakanın en faziletlisi, Müslüman bir kişinin ilim öğrenmesi sonra da onu din kardeşine öğretmesidir.”(İbn-i Mace)

5 Mayıs 2025 Pazartesi

Sabır ve Namazla Yardım İsteyin.

 Allah-u Zülcelâl nusret ve inayetine çok ihtiyacımız var. Rabbimiz bu ayet-i kerimede Allah’ın yardımına kavuşmanın çaresini göstermiş: “sabır ve namaz.”

Cüneyd-i Bağdadi kuddise sırruh namazda aklına bir düşünce gelirse namazını yeni baştan kılardı.

Alimler, bize salih amel ve ibadetlerin nasip olması için, bedenimizi sadece helal lokma ile beslemenin önemini ifade etmişlerdir.

Namazı kılarken, adet ve alışkanlıkla değil, ne yaptığımızın şuurunda olarak, önem vererek kılmaktır.

Sabır ve Namazla Yardım İsteyin

Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:

“Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz ki o, huşû sâhibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir. Huşû sâhipleri hakîkaten Rab’lerine kavuşacaklarına ve O’na rücû edeceklerine inanırlar.” (Bakara, 45-46)

İçinde bulunduğumuz ahir zamanda, Allah’ın yardımına çok muhtacız. Hem fert olarak son nefese kadar nefis ve şeytana karşı mücadele ederken, hem de ümmet olarak türlü imtihanlardan geçerken Allah-u Zülcelâl nusret ve inayetine çok ihtiyacımız var. Rabbimiz bu ayet-i kerimede Allah’ın yardımına kavuşmanın çaresini göstermiş: “sabır ve namaz.”

Belki aklımıza şöyle gelebilir; “Biz sabrediyoruz, namaz da kılıyoruz…”

Evet, elbette bir Müslüman olarak elimizden geldiği kadar sabretmeye ve namazlarımızı eda etmeye çalışıyoruz ama bu ayet-i kerimede kast edilen, kamil manadaki sabrı gösterebiliyor muyuz? Hakiki namazı kılabiliyor muyuz?

Sabır, hem Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından uzak durmak için nefisle mücadele etmek demektir; hem de başa gelen haller karşısında sarsılmamak, sızlanmamak, vazifelerini azim ve sebatla yerine getirmek demektir. Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki:

“Ey mü’minler! (İbadetlerin meşakkatlerine ve musibetlere) sabredin, (harp sıkıntılarına tahammül göstererek Allah düşmanlarına) galip gelip (kafirlerle) cihada hazırlıklı ve uyanık olun. Cihada devam adin ve onda sebat edin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki, böylelikle kurtuluşa (ve başarıya) eresiniz” (Al-i İmran, 200)

İşte Allah’ın yardımına vesile olacak olan sabrın manası budur. Namaza gelince…

Hakiki Namaz

Sahabeden bir zat Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin namazdaki halini şöyle anlatmaktadır:

“Bir keresinde Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellemin yanına gitmiştim. Namaz kılıyor ve ağlamaktan dolayı göğsünden, kaynayan kazan sesi gibi sesler geliyordu.” (Ebû Dâvûd, Salât, 156-157)

Ashab-ı kiramın namazdaki huşu hali hakkında da pek çok rivayet vardır. Hz. Esmâ binti Ebûbekir radıyallahu anhaya torunu Abdullâh sordu:

“–Nineciğim! Hazret-i Peygamber’in ashâbı, Kur’ân dinledikleri zaman ne yaparlardı?” diye sordu.

Esmâ radıyallâhu anhâ şu cevâbı verdi:

“–Aynen Kur’ân-ı Kerîm’in bahsettiği gibi, gözlerinden yaşlar dökülür, vücutları ürperirdi.” (Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, II, 365)

Hz. Esma radıyallahu anha Kur’ân-ı Kerîm’in bahsettiği gibi derken, “…Rab’lerinden korkanların, bu Kitâb’ın tesirinden tüyleri ürperir. Derken hem bedenleri hem de gönülleri Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar…” (Zümer, 23) ayet-i kerimesini kast etmiştir.

Ashabın namazı hakkında pek çok rivayet vardır. Hz. Ali kerremallahu veçhenin ayağına saplanan oku çıkaramadıkları zaman:

“–Ben namaza durayım da öyle çıkarın!” demişti.

O namazdayken oku çıkardılar. Hz. Ali’nin yüzünde hiçbir acı alameti yoktu. Selâm verdiğinde “Ne yaptınız?” diye yanındakilere soruyordu.

Sahabe efendilerimiz için hayatın asıl gayesi ibadetti. Onları namazda meşgul eden malı düşman biliyorlardı. Mesela Ebû Talha radıyallahu anhın güzel bir bahçesi vardı. Bir gün orada namaz kılarken bir kuşun hareketleri dikkatini dağıttı ve kaçıncı rekatte olduğunu şaşırdı. Bunun üzerine “Bu malım beni fitneye düşürdü” diye düşünerek güzelliğiyle bahçesini Allah yolunda bağışladı.

Allah dostları da onların yolundan gidiyorlardı. Cüneyd-i Bağdadi kuddise sırruh namazda aklına bir düşünce gelirse namazını yeni baştan kılardı.

İslâm âlimlerinden bazıları huşûu tarif ederken, kişinin namaza durduğu zaman sağında solunda kimlerin bulunduğunu bilmeyecek derecede kalbini ibadete vermesi şeklinde izah etmişlerdir. Bu izah, Muâz bin Cebel radıyallahu anhın şu sözünden mülhemdir: “Namazda sağındakini ve solundakini net olarak tanıyan kişi, namaz kılmamış gibidir.”

İmam Gazzâlî rahmetullahi aleyh ise namazdaki huşûun tarifinde “Namaz kılan kimse Rabbi ile gizli konuşur.” (Buhârî, Mevâkıt, 8; Salât, 33) hadisi şerifine dayanarak, kıraat ve tesbihatleri okurken, kelimeleri gaflet içinde telaffuz etmenin Allah ile konuşma sayılamayacağını söylemiştir.

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem de kalpte huşu olmadan, dua ve niyaz edilmeden kılınan namazın eksik olacağını bildirerek şöyle buyurmuştur:

 “Namaz ikişer ikişer kılınır. Her iki rekâtta bir teşehhüd vardır. Namaz, huşû duymak, tevâzû ve tezellül izhâr etmektir. (Bitirince de) ellerini, içleri yüzüne dönük olarak Yüce Rabbine kaldırırsın ve; ‘Yâ Rabbi! Yâ Rabbi!’ diye yalvarırsın. Kim bunu yapmazsa namazı eksiktir.” (Tirmizî, Salât, 166/385)

Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi, eğer bizler Allah’ın yardımını istiyorsak sabrımızın ve namazımızın hakiki manada olmasına riayet etmemiz gerekmektedir. Peki namazda huşu halini elde etmek için nelere dikkat etmemiz gerekir?

Huşu İçin Dikkat Edilecek Şeyler

Namazda huşu için birinci şart, niyet ederken kalben uyanık olmaktır. Rivâyet edildiğine göre Peygamber efendimizin torunu Hz. Hüseyin radıyallahu anh’ın soyundan gelen Hz. Zeynelâbidîn hazretleri abdest için kalktığında sararıp solar, namaza başlayacağı zaman ayakları titrerdi. Sebebini soranlara:

“–Kimin huzûruna çıkacağımdan haberiniz yok mu?” diye cevap verirdi. (Ebû Nuaym, Hilye, III, 133)

Cüneyd-i Bağdadi hazretleri de namaza niyet ederken, “Vazifemi yapıp bitireyim,” diye düşünmemek gerektiğini, aksine namazın Allah-u Zülcelâl’in huzuruna çıkmak demek olduğunu tefekkür ederek, o şekilde namaza hazırlanmak gerektiğini bildirmiştir.

Allah dostlarından Ebu Said Harraz’a ‘namaza ne ile girilir?’ diye sorulduğunda şu karşılığı vermiştir:

“Namaza durmak demek, kıyamette Allah’ın huzurunda bulunmak gibi, O’na yönelmektir. Sen ve O, karşı karşıyasınız. Arada tercüman yok. Sen O’na yönelmiş münacediyorsun; büyük bir Melik’in huzurunda bulunduğunun bilinci içindesin.”

Buradan da anlaşılabileceği gibi namazı, bir gün muhakkak Rabbinin huzûruna çıkıp hesap vereceğini tefekkür ederek kılan bir kimse huşû hâline ulaşabilir.

Namaza başlarken ilk tekbir anı da çok mühimdir. Cüneyd-i Bağdadi kuddise sırruh, tekbirin, namazın safveti olduğunu haber vermiştir.  

Denir ki, Muhammed bin Yûsuf Fergânî, Hâtim Esamm rahmetullahi aleyhimanın insanlara vaaz ettiğini görür ve şöyle söyler:

“Ey Hâtim! İnsanlara vaaz ettiğini görüyorum, ama sen namazını güzelce kılıyor musun? Nasıl kılıyorsun?” diye sorar. Hâtim rahmetullahi aleyh:

“Abdestimi alıyorum, haşyetle yürüyorum, namaza heybet ve sekîneyle başlıyorum, azametle tekbir alıyorum, Kur’an’ı tertîlle okuyorum, huşûyla rükûa gidiyorum, tevazuyla secde ediyorum, teşehhütte tam oturuyorum, sünnete göre selâm veriyorum ve Rabbime teslim ediyorum. Yaşadığım sürece namazımı hep böyle kılmaya çalışıyorum. Namazı bitirince, nefsimi kınıyorum, kâh namazımın kabul edilmeyeceğinden korkuyorum, kâh kabul edileceğini umudunu taşıyorum. Hep havf ve reca arasında kalıyorum. Böyle namaz kılmayı bana öğretenlere teşekkür ediyorum, soranlara ben de böyle öğretmeye çalıyorum. Beni hidayete erdirdiği için Allah’a hamd ediyorum.”

Bütün bunları dinledikten sonra, Muhammed bin Yusuf rahmetullahi aleyh:

 “Senin gibi birisinin vaaz etmesi uygun.” karşılığını verir.

Bahâüddîn Nakşibend kuddise sirruh’a sordular:

“–Bir kul, namazda nasıl huşûa erer?”

“–Dört şeyle!” buyurup şunları beyân etti:

“1. Helâl lokma,

2. Abdest sırasında gafletten uzak durmak,

3. İlk tekbîri alırken kendini huzurda bilmek,

4. Namaz dışında da Hakk’ı aslâ unutmamak, yâni namazdaki huzur, sükûn ve mâsiyetten uzakta durma hâlini namazdan sonra da devâm ettirebilmek.”

Şah-ı Nakşibend hazretleri bu maddeler ile, namazda huşu halini elde etmek için kendimizi namaz dışında da muhafaza etmenin gerektiğini hatırlatmaktadır.

Alimler, bize salih amel ve ibadetlerin nasip olması için, bedenimizi sadece helal lokma ile beslemenin önemini ifade etmişlerdir. Haramla beslenen bir beden, günahlara meyleder, ibadetten hoşlanmaz.

Namaza Önem Vermeli

Elbette namaz boyunca huşu halini muhafaza etmek zordur. Kalp, her an değişir. Bir havuza benzeyen kalbe her yandan duygu ve düşünceler gelir. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem dahi bir keresinde kendisine hediye edilen güzel bir elbise ile namaz kıldıktan sonra selam verince elbiseyi çıkardı ve:

“–Bu elbiseyi geri ver, namazda gözüm nakışlarına takıldı. Neredeyse namazda huzûrumu kaçıracaktı.” buyurdu. (Muvatta, Salât, 67; Buhârî, Salât, 14)

Demek ki, namazda kalbi muhafaza etmek için bazı harici şartlara da riayet etmek lazımdır. Mesela namaz kıldığımız yerde bizi meşgul edecek görüntüler olmamalıdır.

Zamanımızda bilhassa, televizyon sesinin olduğu bir yerde namaz kılmaktan kaçınmak gerekir. Çünkü insan, gözünü secde yerine indirmek suretiyle muhafaza etse de kulağına girecek seslere mani olamaz. Seslerin onda türlü düşünceler ve hayalleri harekete geçirmesi kaçınılmazdır.

Kokular da duyguları harekete geçirir. Mesela sofra hazırken, yemek kokuları ortalığı kaplamışken aç bir kişi namazda huşu hissedemez. Nitekim Hz. Aişe radıyallahu anha annemiz:

“Ben Rasûlullah’ın “Sofra hazır iken ve (abdest bozma ihtiyacıyla) sıkışık vaziyette iken namaz kılınmaz” dediğini duydum.” (Ebu Davud, Taharet, 43) demiştir.

Namaza önem veren bir mümin, namazı aradan çıkarıp rahat rahat yemek yemeği değil; yemeği aradan çıkarıp rahat rahat namaz kılmayı düşünmelidir.

Namazın dar vakitte kılınması da huşu haline mani olur. Çünkü insan az bir zamanı olduğunda acele acele namaz kılacak, belki rüku, secde gibi rükünleri şekil itibarıyla bile yerine getiremeyecektir. Namazı ilk vaktinde kılmanın sevabı o yüzden daha fazladır.

Huşu esas olarak kalple ilgili bir haldir ama bedende de tesirleri görülür. Eğer kalp huşu içinde olursa insan namazda sağa sola bakmaz, eliyle elbisesini, saçını sakalını düzeltmez. Zaruret olmadıkça namazda hareket edilmemesi gerekir. 

Hz. Ebubekir ve Abdullah bin Zübeyr radıyallahu anhuma namazda hiç kıpırdamazlardı ve görenler: “İşte namazda huşu budur” derlerdi.

Namazda sabit durmak, dikkati toplamak için faydalıdır. Nitekim beynimiz bir şeyi düşünürken gözlerimiz de sağa sola hareket eder. Gözleri secde yerinde sabit tutmak, düşüncelerin bizi meşgul etmesine engel olmanın en iyi yoludur. Nitekim buna işaretle Tâbiînin büyüklerinden Katade rahmetullahi aleyh:

“Huşu’ kalptedir ve namazda secde yerine bakmaktır” demiştir.

Hepsinden önemlisi, namazı kılarken, adet ve alışkanlıkla değil, ne yaptığımızın şuurunda olarak, önem vererek kılmaktır. Son söz olarak hadis-i şerifteki emir bize yeter:

“Namaza durduğunda veda eden kişi gibi kıl…” (İbni Mace, Zühd, 15).

Allah-u Zülcelâl makbul ibadetler nasip eylesin. Amin.

 Kaynak: Gülistan Dergisi 

 

 

6 Nisan 2025 Pazar

İbadet Nedir?

Yüce Rabbimiz bizleri ibadet etmek ve O’na kullukta bulunmak için yaratmıştır. Kur’an-ı Kerim’de, “Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”[1] buyurulmaktadır. Ancak ibadetin sadece belirli zamanlarda değil, bir ömür boyu devam etmesi gereken bir kulluk vazifesi olduğunu unutmamak gerekir.

İbadet geçici bir zaman için değil, her zaman yapılmalıdır. İbadeti Ramazan-ı Şerif gibi mübarek günlere veya darda kaldığımız zamanlara tahsis etmek, ancak gaflet ve cehaletle açıklanabilir. Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de “Hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol. Ve sana (gelmesi) kesin olan (ölüm) gelinceye kadar da Rabbine ibadet et!”[2] buyurmak suretiyle ibadetin muayyen bir zamanda değil, ömür boyu devam etmesi icap ettiğini açıkça ifade etmiştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bir Hadis-i Şeriflerinde: “Amellerin Allah katında en sevimli olanı, az da olsa devamlı olanıdır.” buyurmuşlardır.[3]

Devamlı ve düzenli ibadet etmenin ruhumuz ve bedenimiz üzerinde olumlu birçok tesiri vardır. Namaz, oruç, zikir ve dua gibi ibadetler insan ruhunu dinlendirir ve kalbe huzur verir. “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.”[4] ayeti bunu açıkça ifade eder.

İbadetler, kişiyi günahlardan uzaklaştırır. Ankebut Suresi’nde bu hakikat şöyle beyan edilir:

“(Resûlüm!) Kitab'dan sana vahyedileni oku ve namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz hayasızlıktan/utanmazlıktan ve kötü sayılan şey(ler)den alıkoyar.”[5]

İbadetler aynı zamanda sabır ve iradeyi güçlendirir. Oruç, sabır eğitimi verirken, zekât yardımlaşma ve paylaşma şuurunu artırır, hac ise kulluk şuurunu pekiştirir.

Beden sağlımızın temini ve hayatımızın devamı için maddi gıdalara ihtiyaç duyduğumuz gibi ruh sağlımızın temini ve ebedi hayatımızın garantisi için de manevi gıdalara ihtiyaç duyarız.

Ruhumuzu tatmin edecek manevi gıda ibadetlerdir.

Nefsani duygularla ruhani duyguları karıştırmamak bu hususta ehemmiyet arzeder.

İbadette devamlılığın temini ondan zevk almakla mümkündür. Zevkle ibadet yapabilmek için de dikkat edilmesi icap eden bazı hususlar vardır. Bunlardan birincisi iyi niyetle ve ihlasla ibadet etmektir. Allah rızasını gözeterek yapılan ibadetler kalıcı olur. İhlasla yapılan ibadetlerden elde edilecek sevabı Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle izah eder:

“Allah Teâlâ iyilikleri ve kötülükleri (ezelde) yazdı, sonra şöyle açıkladı: Kim bir iyilik yapmayı kasteder fakat yapamazsa Allah (c.c.) onun için katında tam bir iyilik yazar. Eğer kastettiği iyiliği yaparsa (o zaman da) kendi katında on sevap (hatta kişinin niyetine ve amelinin düzgünlüğüne göre) yedi yüz ve daha çok katına kadar sevap yazar. Kim bir kötülük işlemeyi kastedip onu yapmazsa Cenab-ı Hak onun için kendi katında tam bir iyilik yazar. Şayet kastettiği kötülüğü yaparsa Allah onun için bir kötülük yazar.”[6]

İkincisi, ibadette daim kılması için Allah’a yalvarmaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) her namazın arkasında şöyle dua etmeyi tavsiye buyurmuşlardır: “Allah’ım seni zikretmek, sana şükretmek ve güzelce ibadet etmek hususunda bana yardım et!”[7]

Üçüncüsü, salih kimselerle beraber olmaya gayret etmektir. Zira salih kimseler, ibadet hususunda örnek oldukları gibi iyiliğe de teşvik ederler.

İbadet Allah’a kulluk demektir. Allah’a kulluğa razı olmayanlar nefsin köleliğinden kurtulamazlar.

 

[1] Zariyat, 56

[2] Hicr, 98-99

[3] Buhari, 6456, Müslim, 783

[4] Ra’d, 28

[5] Ankebut, 45

[6] Buhari, 6491, Müslim, 131

[7] Ebu Davud, 1522

16 Mart 2025 Pazar

Ana Babaya İyilik Hakkında Hikaye ve Hadis-i Şerifler

 

Kur’an-ı Kerim’de ana-baba hakkından bahseden bir sure var. En uzun sure, Bakara suresidir. Bu sure’nin Türkçesi  af edersiniz  “inek suresidir.”  Semavi kitapların en faziletlisi  Kur-an’ı Kerim, bunun da en uzun suresi de Bakara suresidir.  Bu surede anlatılan bir hadise var. İsrail oğullarından salih  bir zat annesine bir iyilik yapmış. Bu zattan Allah’ü Teala o kadar memnun olmuş ki; Allah’ü Teala meleklerine:

“Yer yüzünde annesine iyilik yapıp itaat eden  bir zat var  ben ondan çok razıyım” buyurmuş. İsrail oğullarından  olan bir zat yaşlandığını ve ölümünün yakın olduğunu düşünerek kıldığı bir namazın arkasından Allah’ü Tealaya dua etmiş:

“Allahım ben yaşlandım, oğlum çok küçük. Oğluma miras olarak bırakmak istediğim buzağıda küçük. Hem oğlum büyüyünceye kadar hem de buzağı büyüyünceye kadar bu buzağıyı sana emanet ediyorum.”demiş. Allah’ü Teala da:

“Sen bu buzağıyı ormanın tarif edilen yerine bırak, oğlun büyüdüğü zaman dağa gelsin ve düveyi gördüğü zaman “-İbrahim aleyhisselamın ilahının hakkı için.”diye çağırmasını söylemiş. Bunu hanımına da anlatmış ve bu zat belli bir süre sonra vefat etmiş. Aradan hayli bir süre geçince çocuk büyümüş genç delikanlı olmuş. Genç delikanlı da babası gibi  salihlerdenmiş  ve gündüzleri ormana gidip odun topluyor ve getirip satıyormuş. Elde ettiği kazancını üçe taksim ediyor ve üçte birini annesine veriyor, üçte birini evin geçimine harcıyor ve üçte birini de sadaka olarak veriyormuş. Geceleri de üçe bölüyormuş ve üçte birinde uyuyor, üçte birinde teheccüt vaktinde ibadet, zikir ve dua yapıyor ve kalan üçte birinde de annesinin ihtiyaçlarını gideriyormuş.Hiç ihtiyacı olmasa bile başucunda oturarak bekliyormuş.

          Allah’ü Teala Hazretleri gencin annesine bu itaatdan  dolayı çok razı olup meleklerine ve hayvanata sesleniyor ve benim böyle bir kulum var, annesine hizmet ediyor diye iftiharla anlatıyor ve çocuk büyüyünce annesi oğlunu yanına çağırıp durumu anlatıyor ve falan ormana gidip tarif edilen buzağıyı bulup:

“İbrahim Aleyhisselamın ilahının hakkı için buraya gel” diyeceğini ve yanına gelince de başına yuları takıp getirmesini söylüyor. Ormanda bu düveyi nasıl tanıyacağını soran oğluna:

“Tüyleri sapsarı ve çok parlak olacak öyle ki sanki güneş içine girmiş de tüyleri arasından güneş ışınları çıkıyormuş gibi göreceksin” diyor.

          Delikanlı ormana gidiyor ve sanki kendisi için saklanmış, kaybolmamış ve kimse tarafından yakalanmamış düveyi buluyor:

“Ey düve; İbrahim Aleyhisselamın İlahının hakkı için yanıma gel.” Deyince ,düve koşup yanına geliyor. Bu dünya imtihan dünyası , herkes imtihana tabi. En çok Peygamberler imtihan oluyor. Sonra sırasıyla evliyalar ve Allah’ın sevgili kulları.

          Düve; bakalım annesine ne kadar itaatkar görelim diye genci imtihan etmek istiyor.Allah’u Teala düveye konuşma melekesi vererek düve:  “Ey anasına iyilik yapan genç; sen benim sırtıma bin seni ben evine kadar yorulmadan götüreyim” dediğinde genç:

“Ben senin sırtına binemem. Çünkü anam başına yuları tak ve yularından tutup getir.” Dedi. Ben anamın sözünden çıkamam diyor. Düve:

“İmtihanı kazandın ey Salih kişi eğer sırtıma binmeye çalışsaydın beni hiçbir zaman ele geçiremiyecektin.Annene olan bu itaatin sebebiyle şu dağa bile peşimden gel diye emir versen dağ yerinden sökülür peşinden gelirdi, buyur nereye dersen gidelim” diyor. 

          Genç; düveyi yularından tutup annesine getiriyor. Annesi de oğlunun çok yorulduğunu bu düveye bakamayacağını ve satmalarının daha iyi olacağını söylüyor ve 3 dinar’a satmaya karar veriyorlar. Dinar bizim bildiğimiz altın yerine geçen para birimidir. Annesi düveyi Pazar’a götürmesini 3 altın’a satmasını ancak müşteri çıktığında da mutlaka anneme söylemem lazım demesini tembihliyor. Bir müşteri çıkıyor ve 3 altın yerine 6 altın vereceğini ama annesine söylemezse geçerli olduğunu söylüyor. Genç de:

“Değil 6 altın düvenin ağırlığınca altın versen olmaz. Mutlaka annemin haberi olacak.” diyor. Annesine gelip durumu anlatınca 6 altın’a satmaya karar veriyorlar. Yine Pazar da müşteri çıkıyor. 6 altın değil 12 altın vereceğini ama şartının anasına sormaması olduğunu söyleyince genç yine aynı şeyi tekrarlıyor. Ve annesine durumu anlatınca; annesi bunda bir iş var. Senin karşına çıkan müşteriler insan kılığına girmiş melek olsa gerek diyor. Sen yarın Pazar da karşına çıkan müşteriye bu düveyi satalım mı satmayalım mı diye sor diyor. Melek de deşifre olduğunu anlıyor ve anlatıyor. Allah’ü Teala’nın övündüğü genç annesine olan sadakatinden para için vazgeçecek mi diye imtihan ettik. Bu düveyi satmayınız. Allah’ü Teala size bir gün müşteri yollayacak o zaman düvenin ağırlığınca altın isteyin diyor. Düveyi kesin , derisini yüzün ve çuval yapıp ağzına kadar silmece altın ile doldurana verin diyor. Genç gelip bunu annesine anlatıyor.

          İşte bu sureye ismini veren bu düvedir. .Annesine olan itaatten öyle memnun olunuyor  ki kıyamet sabahına kadar bunu okusunlar deniyor. Ana ve babaya itaat Allah’ü Teala’nın en çok razı olduğu amel. Bakara suresinin 68., 69. ve 70.ayetlerinde anlatılan kıssa da çok zengin  bir kişi var. Çocuğu yok. Yeğenleri  bu kişinin mirasına konmak için adamı öldürüyorlar. Ve vay amcamızı kim öldürdü diye ortalığı karıştırıyorlar. Şehrin ileri gelenleri Musa aleyhisselam’a gelip İlahına sormasını istiyorlar. Musa aleyhisselam da tur-i sinaya gidip soruyor. Allah’ü Teala da “onlara söyle; bir inek kurban etsinler.” buyuruyor.. Burada dikkat etmemiz gereken bir husus insanlar bir müşkülleri için kurban kessinler; mesajını almamızdır. Ve bu kurbanın bir parça etini ölünün göğsüne sürsünler ölü dirilecek diyor. Dört defa Musa aleyhisselam’ı Tur-i Sina’ya gönderiyorlar. Hep bir şeyler soruyorlar. “Öyle bir düve kurban etmeliler ki sapsarı tüyleri olan, gücü yerinde, genç, tüyleri parlak olmalı.” buyuruyor. Aramaya koyuluyorlar ama hiçbir düve bu tarife uymuyor. En sonunda bu düveden haberdar oluyorlar ve gidip gördüklerinde tüm tarif’e uyduğunu görüyorlar. Biz bu düveyi satın almak istiyoruz diyorlar. 12 altın olmaz, 40 altın olmaz, 50 altın olmaz derken genç kendinse tarif edilen şekilde ağırlığınca altın verirlerse düveyi alabileceklerini söylüyor.  Kilolarca altın getiriyorlar. Düve’nin bir parça etini mezardan çıkardıkları ölünün göğsüne sürünce bütün milletin gözü önünde ölü dirilip ayağa kalkıyor ve kendisini  öldüreni  gösterip tekrar yere uzanıyor. Binlerce insanın gözü önünde olan bu hadiseye, mucizeye rağmen bir kişi bile iman etmiyor. Kalpleri kararmış bu insanları cezalandırırken bir kulunu da anasına itaatinden dolayı ödüllendiriyor. Ana-babaya yapılan iyilik Allah’ın en çok sevdiği  ameldir.

Baştan ne söylemişti : “Değil 6 altın, düvenin ağırlığınca altın versen olmaz. Mutlaka annemin haberi olacak.” Anaya itaatın sonucu ve dünyadaki karşılığı olarak düvenin ağırlığınca altın. Ahiretteki karşılığı Allahü alem.(Allah bilir)

***

Bir Karga Hikayesi.. tıklayınız…

***

ANA BABAYA İYİLİK HAKKINDA HADİSLER

 H.Ş.: Kim ömrü uzun ve rızkı ziyâde olmasını isterse, ana babasına ihsanda bulunsun ve akrabasını yoklasın. (Ramuz 238)

H.Ş.: Size vasiyet ederim: Ana babaya iyilik ömrü uzatır. Canım yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, ömründen üç sene kalan bir kul, ana babasına ihsan ederse, üç seneyi Allahü Teâlâ otuz sene yapar. Eğer kötülük ederse, üç seneyi üç güne indirir. Ehline ve akrabâsına iyilik etmek ömrü uzatır, kötülük etmek ömrü kısaltır rızkı daraltır ve Allah’ı gazaplandırır. (Kenzü’l İrfan 431-432)

 H.Ş.: Cennette makamımda iken kulağıma azap görenlerin feryatları gelir. Buna kalbim dayanamaz, Arş’ın altında secdeye varıp onlara şefaat için Rabb’imden izin isterim. Rabb’im “Yâ Muhammed! Başını secdeden kaldır, ana-babaları râzı olmadıkça, onları cehennemden çıkarmam” buyurur. Makamıma dönerim. Fakat feryatlar devam eder. Yine secde eder şefaat izni isterim. “Yâ Muhammed! Kaldır başını, başka isteğin varsa vereyim, bunlara şefâat dileme! Ana babaları râzı olmadıkça onları cehennemden çıkarmam” buyurur.

Tekrar makamıma dönüp bu hâli unutmaya çalışırım; fakat ardı arkası kesilmeyen feryatlar devam eder. Rabb’ime şöyle yalvarırım: Allah’ım! Cehennemin bekçisine emir buyur, azap görenlerin yerini bana göstersin, hallerini göreyim.” İzn-i ilâhî ile gösterilir. Ateşten çengellere takılmışlar, zebânîler ateşten sopalarla sırt ve ayaklarına vuruyorlar, yılan ve akrepler de saldırıyor. Ziyâde mahzun olurum. Üçüncü defa secdeye varıp kurtulmalarını dilerim. Ana-babalarının rızâsı olmadıkça kurtulmayacakları bildirilir. Ana-babalarının yerlerini sorarım. Bir kısmı cennette zevk u sefâda, bir kısmı Arasat’ta, bir kısmı Cennetü’l Me’vâ’da ve diğer yerlerdeler diye haber verilir.

Kendilerini görmek niyâzında bulunurum. İzin verilir. Yanlarına gidip, evlâtlarına verilen cezâları  ve üzüntümü anlatıp onları affetmelerini istediğimde, dünyada yaptıklarını hatırlayıp biri şöyle der: “Yâ Resûlallah! Onu bırakınız, lâyık olduğu azabı çeksin. Dünyadayken beni döver, söver, incitir, vaziyeti iyi olduğu halde, yiyecek ve giyecek gibi ihtiyaçlarımı görmezdi. Hanım ve çocuklarına, hanımın akrabalarına her yardımı yapar, ben istersem azarlar, kovardı. Bunların acısı içimdedir. Bırakınız cezâsını çeksin.”

Ben de onlara: “Onlar dünyada olan şeyler. Burası af ve merhamet yeridir. Onları affetmeniz için yanınıza kadar geldim”

Bu esnâda Hitabı-ı İzzet gelir:

“Habîbim Onlara acıma! İzzet ve Celâlim hakkı için ana ve babaları râzı olmadıkça, onları cehennemden çıkarmam.”

Fahr-i Âlem S.A.V. izn-i İlâhî ile ana ve babalarını cehennem kapısına getirip, evlâtların hallerini gösterir. Hepsi ağlaşırlar. Yemin ederek: “Biz bu hallerini bilmiyorduk” derler. Evlâtlarına seslenmeye başlarlar. Ana-babalarının seslerini duyan evlâtlar da feryatlarını artırır; “Anacığım, babacığım! Ateş ciğerlerimizi dağladı, azap bizi mahvetti. Yandık, kurtarın, imdat edin. Dünyada güneşte kalmamıza ve diken batmasına râzı olmazdınız. Bu hâlimize acıyın. Derilerimiz yandı, kemiklerimiz kaynadı, hâlimizi gördünüz. İmdat edin, bizi kurtarın… diye feryat ederler.

Ana-babalar da ağlayarak bana: “Yâ Resûlallah! Onlara imdat et kurtar” derler. Hak Teâlâ ise: “Siz şefâat etmedikçe, onlar kurtulmaz! Zirâ onlara sizin için azap ettim.” Buyurur. Ana-babalar bu defa:

“Ey Rabb’imiz” Onları azabından kurtar” diye yalvarırlar. Hak Teâlâ’dan nidâ gelir: “Siz râzı oldunuz, haklarınızı helâl ettiniz mi?”

Râzı olduklarını bildirirler. Bunun üzerine:

İsteyen evlâtlarını cehennemden çıkarsın. İstemeyenlerin ki kalsın ve hüküm yerini bulsun! buyurulur. Cehennemden çıkanları hayat nehrinde yıkarlar. Vücutları düzelir, cennete giderler” buyurdu.

 H.Ş.: Amellerin Allahü Teâlâ yanında en sevimlisi, vaktinde kılınan namaz sonra ana babaya iyilik sonra da Allah yolunda cihattır. (Ramuz 16/12)

 H.Ş.: Baba ve anasının rızasını kazanan kendisi için dünya ve âhiret iyiliğini bir araya getirmiştir.

H. Ş.: İki günâh var ki, kişi bunların cezâsını dünyada görmeden ölmez; zulüm ve ana babaya eziyet etmek.

H.Ş.: Ana babaya ihsan etmek; nâfile namaz kılmak, Haccetmek, sadaka vermek ve harbe gitmekten efdaldir.

H.Ş.: Kıyâmet günü en şiddetli azap üç sınıf kimseyedir:

1. Ana babasına eziyet edenler,

2. Zina edenler,

3. Allah’a şirk koşanlar.

 

H.Ş.: Üç dua ret olunmaz:

1. Ana babanın evlâda duâsı,

2. Oruçlunun duâsı,

3. Misâfirin duâsı.

 

H.Ş.: Üç şeye bakmak ibâdettir:

1. Ana babanın yüzüne bakmak,

2. Kur’an’a bakmak,

3. Deryaya bakmak.

 

H.Ş.: Bir kimse ana babasının yüzlerine merhamet ve sevgi ile baksa, her bakışında ona bir hac ve umre sevâbı ihsan olunur.

– Günde yüz defa baksa da böyle mi yâ Rasûlallah?” suâline:

-Yüz bin kere baksa da bu ecre nâil olur” buyurdular. 

Ana babaya iyilik, sâlih amellerin önde geleni ve en üstünüdür. (Hz. Ali R.A.)