"Söz güzelliği, davranış güzelliği ve dürüstlükle kemâle erer."

Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurdular:
“Allâh katında arefe gününden daha fazîletli hiçbir gün yoktur. Arefe gününde Allâhü Teâlâ rahmeti ile dünyâ semâsına tecellî eder, yer halkı ile gökteki meleklere karşı iftihar edip şöyle buyurur: 'Kullarıma bakınız. Azâbımı görmedikleri hâlde rahmetimi umarak, her dar yoldan terli olarak toz toprak içerisinde, saçları dağınık bir vaziyette bana geldiler. Kullarımın cehennem azâbından kurtulup bağışlanmaları en çok arefe gününde olur.'
“Şeytanın arefe gününden başka hiçbir günde daha zelîl, daha hakîr, daha küçük ve daha öfkeli görüldüğü olmamıştır. Bu, arefe gününde Allâh’ın rahmetinin inmesinden ve Allâh’ın günâhları bağışlamasındandır. Bir de Bedir Muhârebesi’nde böyle görülmüştür. Çünkü şeytan o zaman, Cebrâil Aleyhisselam’ı (düşmana karşı) melekleri saf yaparken görmüştü.”
“Kim ki arefe gününde Allâh’tan dünyâ ve âhirete âit bir hâcetini isterse, Hz. Allâh onu yerine getirir.”
Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v.) arefe günü akşamı ümmeti için duâ ettiler. Duâsına şöyle icâbet edildi: “Zulmederek başkasının hakkını alanlar hâriç bütün ümmetin affedildi. Muhakkak ben, mazlumun hakkını zâlimden alıcıyım.”
Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Yâ Rabbi! Dilersen mazluma cennetini verir, zâlimi de mağfiret edersin” diye ilticâ ettiler. Arefe akşamı buna cevap verilmedi. Sabah olunca Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v.) duâsını Müzdelife’de tekrar ettiler. Orada “İstediğin verildi” buyuruldu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) güldü. Onun güldüğünü gören Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer (r.anhüma) sebebini sordular.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Muhakkak Allâh'ın düşmanı İblis duâmın kabulünü ve ümmetimin mağfiret olduğunu öğrenince gâyet perişan bir vaziyette yerden toprak alıp başına saçıyordu. Onu böyle görünce güldüm.” buyurdular.
http://www.fazilettakvimi.com/tr/2012/10/21.html
***
H.Ş.:“Kim Ramazan ve Kurban Bayramı gecelerini karşılığını sadece Allâh’tan bekleyerek(namaz, duâ ve zikirle) ihyâ ederse, kalblerin öldüğü günde onun kalbi ölmez.” (Süyûtî, el-Camiu’s-Sağîr)
H.Ş.:“Allâhü Teâlâ’nın, kullarını Cehennem’den en çok âzâd ettiği gün Arefe günüdür.” (Sahîh-i Müslim)
H.Ş.:“Kim şu beş geceyi ihya ederse o kimseye cennet vacib olur: (Arefeden önceki) Terviye gecesi, arefe gecesi, Kurban Bayramı gecesi, Ramazan Bayramı gecesi, Şaban’ın on beşinci gecesi.” http://www.fazilettakvimi.com/tr/2013/6/23.html
H.Ş.:“Âdemoğlu, Kurban Bayramı günü Allah için kurban kesmekten daha sevimli bir iş yapmış olamaz.” (Sünen-i Tirmizî)
H.Ş.:“Allâhü Teâlâ katında günlerin en büyüğü Kurban Bayramı günüdür, sonra da ikinci günüdür.” (Müsned-i Ahmed)
H.Ş.:“Kurban günü, bayram yapmakla emrolundum. Allahü Teâlâ onu bu ümmet için bayram kılmıştır.” (Sünen-i Nesâî)
***
Yılda iki bayram vardır: Birisine ıyd-ı fıtır yani Ramazan bayramı, diğerine ıyd-ı adhâ yani kurban bayramı derler.
Her mü’minin bu bayram gecelerini mümkün olabildiği kadar zikir, fikir, tesbih, dua ve diğer taat ile ihya etmesi islam âdâbındandır. Nitekim hadis-i şerifte:
“Kim Ramazan ve Kurban Bayramı gecelerini karşılığını sadece Allâh’tan bekleyerek (namaz, duâ ve zikirle) ihyâ ederse, kalblerin öldüğü günde onun kalbi ölmez.””, buyurulmuştur.
En’am suresinin 122. ayeti (*) kerimesinde meyyit’ten murat küfür ve hay’den murat iman’dır diye tefsir olunmuştur.
Bu mânâya göre, bayram gecelerini ihya eden kimselerin kalpleri ölmez demektir. O kimseler, ahirete iman ile giderler demektir ki, bu en büyük bir hüsn-ü hâtime müjdesine delâlet etmektedir.
Mecmâ’ul Âdâb
Sofuzade Seyyid Hasan Hulûsi
Salah Bilici Kitabevi
(*) 122- Ölü iken hidayetle dirilttiğimiz, kendisine insanlar arasında yürüyecek bir nûr verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp, ondan çıkamayan kimse gibi olur mu? Fakat kâfirlere, yaptıkları, böyle süslü gösterilir. (En’am suresi)
***
Allah’ın emrine uyarak hareket edenler sadece dünyada değil âhirette de saadetli ve sevinçli günlere kavuşacaklardır: Mü’min, bu fani hayata veda ettiği gün âhiret bayramlarının ilkini kutlayacaktır. Kabre girerek Münker ve Nekir meleklerinin sorularını cevaplandırdığı, kıyamet gününde Allah’ın huzuruna gelerek dünyada yaptıklarının hesabını vermek sûretiyle mizan başında sevabının ağır geldiği, sırat köprüsünü geçerek cennete girdiği ve nihayet nimet ve lezzetlerin en büyüğü olan Allah’ın Cemalini görme bahtiyarlığına erdiği gün de onun bayram günleri olacaktır.
***
BAYRAMIN FAZİLETİ
Sevval Ayi'nin ilk günü olan Ramazan Bayrami Günü ile Zühicce'nin onuncu günü olan Kurban Bayrami Günü'ne bu ismin verilmesinin bir kac sebebi ileri sürülür. Birinci görüse göre, mü'minler bu günlerde gerek Ramazan Orucunu bitirerek Sevval ayindan alti gün oruç tutmaya yönelerek, gerekse farz olan hacc'i edâ edip Peygamber imizin ziyaretine yönelerek Allah'a (C.C.) karsi ibadet etmekten Peygamber imize hürmet etmeye dönerler.
Ikinci görüse göre, bayramlarin her yil tekerrür etmelerinden dolayidir. Çünkü görüse göre, bu ismin sebebi. Allah'in bu günlerdeki iyilik ve bagislarinin bollugudur. Diger bir görüse göre de, bu günlerin gelmesi ile ortaliga sevine ve nese geldigi için bu günler, bu adi almislardir.
Peygamber imizin kildigi ilk bayram namazi. Hicretin ikinci yilina restlayan bir Ramazan Bayrami Namazi'dir. Bundan sonra Peygamber imiz Bayram Namazi'ni devamli kildigi için, sünnet-i müekkede'dir.
Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
«— Bayramlarinizi tekbirler ile senlendiriniz.»
«— Kim bayram günü üç yüz kere «sübhanellahu ve bihamdihi» der ve sevabini ölmüs müslümanlara bagislarsa, her müslüman ölünün kabrine bin nûr iner ölünce Allah kendi mezarina da bin nûr gönderir.»
Vehb Ibni Münebbih buyuruyor ki; «Seytan her bayram günü öfkesinden inler. Etrafina toplanan yardakçilari «Seni öfkelendiren nedir, efendimiz» diye sorarlar. Seytan da onlara su cevabi verir. «Bu gün Allâh Muhammed (S.A.S) ümmetinin günahlarini afvetti Onlari mutlaka nefsi arzulara ve hazlara daldirarak oyalamalisiniz.»
Allah, Ramazan Bayrami Günü cenneti yaratti. Tûbâ agacini dikti, Cebrail'i. (A.S.) vahiy indirmek üzere vazifeiendirdi. Firavun büyücülerinin tevbesini kabul etti.»
Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor kh
«— Kim, önemini bilerek bayram gecesini ibâdet ile geçirirse, kalblerin öldügü gün onun kalbi diri kalir.»
Hz. Ömer. ogullarindan birini bayram günü sadece yirtik bir gömlek içinde görünce aglamaya baslar. Oglu ona «Niye agliyorsun» diye sorar.
Hz. Ömer ogluna «Yavrum, bayram günü seni çocuklar bu yirtik gömlekle görünce hayal kirikligina düseceginden çekiniyorum» diye cevap verir. Oglu da ona «Ancak Allah'in Rizâsi'ndan mahrum kalan veya ana - babasina âsi olanlar hayal kirikligina düserler. Ben ise senin hosnutlugun sayesinde Allah'in Rizasi'ni kazanacagimi umuyorum» diye cevap verir. Bunun üzerine Hz. Ömer gözyaslari içinde oglunu bagrina basar ve ona duâ eder.
Su beyitlerin sâiri, ne güzel söyler:
«Dediler ki; «yarin bayram, ne giyeceksin?»
Dedim ki, «Kuluna susayinca su sunan Allah'in bagisladigi elbiseyi
Fakirlik ve sabir öyle iki elbisedir ki.
Onlarin arasinda barinan kalbin sahibi bayram ve Cum'âlari
görür.
Ey ümidim! Sen yoksan bayram matemdir bana.
Sen bana görünür veya sesini duyurursan, o zaman benim için
bayram var.
Bildirildigine göre. Ramazan Bayrami sabahi, Allah (C.C), Melekleri yeryüzüne indirir. Onlar sokak baslarina dikilerek insanlardan ve cinlerden baska her canlinin duydugu bir sesle söyle seslenirler.
«Ey Muhammed ümmeti! Büyük günahlari afveden ve bol bagislar sunan kerem sahibi. Rabb'inize çikin.»
Mü'minler namaza katilinca ulu Allah, meleklere «Vazifesini yapan isçinin karsiligi nedir» diye sorar. Melekler «Yaptigi isin mükâfatini almaktir.» diye cevap verirler. Bunun üzerine ulu Allah «Sizi sâhid tutarim ki, onlara mükâfat olarak rizami ve magfiretimi verdim.» buyurur.
Kaynak : http://kitap.mollacami.com/kalplerin-kesfi/bayramin-fazileti.html
“Allâhü Teâlâ’nın, kullarını Cehennem’den en çok âzâd ettiği gün Arefe günüdür.” (Hadîs-i Şerîf, Sahîh-i Müslim)
Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurdular:
“Allâh katında arefe gününden daha fazîletli hiçbir gün yoktur. Arefe gününde Allâhü Teâlâ rahmeti ile dünyâ semâsına tecellî eder, yer halkı ile gökteki meleklere karşı iftihar edip şöyle buyurur: 'Kullarıma bakınız. Azâbımı görmedikleri hâlde rahmetimi umarak, uzak yoldan terli ve toz toprak içerisinde, saçları dağınık bir vaziyette bana geldiler. Kullarımın cehennem azâbından kurtulup bağışlanmaları en çok arefe gününde olur.'
“Şeytanın arefe gününden başka hiçbir günde daha zelîl, daha hakîr, daha küçük ve daha öfkeli görüldüğü olmamıştır. Bu, arefe gününde Allâh’ın rahmetinin inmesinden ve Allâh’ın günâhları bağışlamasındandır. Bir de Bedir Muhârebesi’nde böyle görülmüştür. Çünkü şeytan o zaman, Cebrâil Aleyhisselam’ı (düşmana karşı) melekleri saf yaparken görmüştü.”
“Kim ki arefe gününde Allâh’tan dünyâ ve âhirete âit bir ihtiyacını isterse, Hz. Allâh onu yerine getirir.”
Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v.) arefe günü akşamı ümmeti için duâ ettiler. Allahu Teâlâ duâsını kabul edip: “Zulmederek başkasının hakkını alanlar hâriç bütün ümmetin affedildi. Muhakkak ben, mazlumun hakkını zâlimden alıcıyım.” buyurdu.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Yâ Rabbi! Dilersen mazluma cennetini verir, zâlimi de mağfiret edersin” diye ilticâ ettiler. Arefe akşamı buna cevap verilmedi. Sabah olunca Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v.) duâsını Müzdelife’de tekrar ettiler. Orada “İstediğin verildi” buyuruldu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) güldü. Onun güldüğünü gören Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer (r.anhümâ) sebebini sordular.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Muhakkak Allâh'ın düşmanı İblis duâmın kabul edildiğini ve ümmetimin mağfiret olduğunu öğrenince gâyet perişan bir vaziyette yerden toprak alıp başına saçıyordu. Onu böyle görünce güldüm.” buyurdular.
Sahabiler, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.)
arkadaşları, yardımcıları, sırdaşları ve sevgilileridir. Efendimiz sallallahü
aleyhi ve selleme tereddütsüz iman etmişler, vefalarını uğrunda canlarını
vererek isbat etmişler, aynı hedefe koşmuşlar, aynı duyguyu paylaşmışlar, O’nu
her hususta kendilerinden üstün tutmuşlardır.
Kendilerine ta’lim edilen dîn-i mübîn-i İslâm’ı
sadece yaşamakla yetinmemişler, onu nesillere aşılamak ve asırlara ulaştırmak
için var güçleri ile gayret etmişlerdir. Onları medh-ü senada kelimeler aciz kalır.
Zira bizzat Allah (c.c.) onları methetmiştir.
Tevbe Suresi’nin 100. Ayetinde Cenab-ı Hak şöyle
buyurur: “(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler
ve Ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı
olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedî
kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük
kurtuluştur.“[1]
Ayet-i kerimede ifade buyrulduğu üzere Ashab-ı
Kiram iki kısımdır. Birinci kısım, Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) Mekke
devrinde iman eden, İslam’ı yaşamak ve yaşatmak uğruna her türlü sıkıntılara
katlanan, sonunda da inandıkları dava için mallarını mülklerini Mekke’de
bırakıp Medine’ye hicret eden Müslümanlardır. Bunlara MUHACİRLER denir.
İkinci kısım; Peygamber Efendimiz (s.a.v.) henüz
Mekke’de iken iman etmeye başlayıp daha sonra kendi mallarını ve canlarını
korudukları gibi Efendimizi de koruyacaklarına söz verip O’nu ve diğer din
kardeşlerini Medine’ye davet eden Medine’li Müslümanlardır ki onlara da ENSAR denilir.
Bu müstesna insanlar hakikaten sözlerinde durmuşlar, yiyeceklerini,
giyeceklerini hatta evlerini Mekke’den gelen kardeşleri ile paylaşmışlardır.
İnsanlık tarihinin o güne kadar şahit olmadığı,
ondan sonra da şahit olamayacağı bu müstesna insanlar için Efendimiz (s.a.v.)
şöyle buyurmuştur:
“İnsanların en hayırlısı benim asrımda
(bulunanlar)dır. Sonra onları takip eden, daha sonra da onları takip eden
(asırdaki insan)lardır.”[2]
Ashab-ı Kiram’ın en faziletlileri
sırasıyla Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali Efendilerimizdir
ki bunlar hayatlarında cennetle müjdelenen on sahabinin önde gelenleridir.
Cennetle müjdelenen diğer altı sahabi, mertebe bakımından bunlardan sonra
gelir. Bedir ve Uhud muharebeleri ile Hudeybiye Musâlehasına iştirak edenler,
Mekke'nin Fethi’nde ve Veda Haccında bulunanlar onları takip eder.
Hz. Ömer’den (r.a.) rivayet edilen bir Hadis-i
Şerif’de şöyle buyurulur: “Ashabıma hürmet ve tazim ediniz; onlar
sizin en hayırlılarınızdır.”[3]
Ashabın tamamını tezkiye eden şu Ayet-i Kerime
ne kadar câlib-i dikkattir: “Bununla beraber Allah, hepsine de en
güzel olanı (cenneti) va’detmiştir.”[4]
Ashab-ı Kiram’ı sevmek Rasulüllah’ı sevmenin
icabı olduğu gibi, Ashaba buğzetmek de Rasulüllah’a buğzetmeye götürür.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ashabı üzerine
adeta titremiş ve şöyle buyurmuştur:
“Ashabım hakkında Allah’tan korkun;
onları hedef edinmeyin. Onları seven beni sevdiği için sever, onlara buğzeden
de bana buğzettiği için buğzeder. Kim onlara eza verirse bana eza vermiş olur.
Kim de bana eza verirse Allah’a eza vermiş olur ki, Allah’ın (azabının) onu
yakalaması yakındır.”[5]
[1] Tevbe Suresi, 100
[2] Buhari, Şehadât, 16, (2652), Müslim,
Fezâilu's-Sahâbe, 214, (2533)
[3] El-Münâvî, Keşfü’l-Minhâc, Hadis No
4851
[4] Hadid Suresi, 10
[5] Tirmizi, Menâkıb, 262, (3862
[4] Zehebi, Elmühezzeb, 8/3869
Alemde her şey bir gaye için yaratılmıştır. Bu
meyanda, insanoğlu Allah’a kulluk için yaratılmış, diğer varlıklar da doğrudan
veya dolaylı olarak insanlığa hizmet etmek üzere yaratılmış ve insanın emrine
verilmiştir. Herhangi bir varlığın gayesi istikametinde ve ilahi iradeye uygun
olarak kullanılması adalet, bunun aksi ise zulümdür.
Etinden ve sütünden
istifade edilen hayvanların yaratılış gayeleri de insanoğluna hizmet etmektir.
Bu hakikati Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de şöyle beyan buyurur:
“Bizim, kudretimizle meydana
getirdiklerimiz arasından onlar için (deve, sığır, koyun cinsi) hayvanlar
yarattığımızı hâlâ görmediler mi? Şimdi (böylece) kendileri
de onlara sahip bulunmaktadırlar. Onları, kendilerine boyun eğdirip emirlerine
verdik. Onlardan bir kısmını binek edinirler, bir kısmını da yiyorlar.
Kendileri için onlarda daha nice faydalar ve içecek (leri süt)ler
vardır. Hâlâ şükretmezler mi?”[1]
Adı geçen bu hayvanların etlerinden faydalanmak
maksadıyla kesilmeleri mubah, kurban niyeti ile kesilmeleri ise ibadettir.
Kurban, Allah’a yakınlık niyeti ile kesilen
hayvana verilen isimdir. Âdem aleyhisselam’dan bu yana bu ibadet ifa
edilegelmiştir.
Kurban, insanoğlu için bir imtihandır. İnsanlık
tarihindeki ilk kurbanın hikayesini Kur’an-ı Kerim şöyle anlatır:
“(Resûlüm!) Onlara Adem'in iki
oğlunun gerçek haberini oku: Hani ikisi birer kurban sunmuşlardı (Hâbil
koç, Kâbil ekin sunmuştu) da onlardan birinin (Habilin) ki
kabul olunmuş, (gökten inen ateş, onun kurbanını yakmış) diğerininki
kabul olunmamıştı. O (kurbanı kabul olunmayan Kâbil, bu durumu
kıskanarak kardeşine): "Seni mutlaka öldüreceğim."
demişti. (Habil de): "Allah, ancak kendisinin emrine
uyan/ karşı gelmekten sakınanlardan (kurbanı) kabul
eder." demişti.”[2]
Daha sonra İbrahim Aleyhisselam oğlunu kurban
etmekle emrolunup imtihana tabi tutulmuş, fakat murad-ı ilahi Hz. İsmail’in
kurban edilmesi olmadığı için onun yerine Allah tarafından kurbanlık bir koç
gönderilmiştir. Bu hadise de Saffat suresinde uzunca anlatılmıştır.
Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) Cenab-ı Hak
tarafından; “O halde Rabbin için namaz kıl, hem de kurban kes!”[3] buyrulmak
suretiyle bu ibadet emredilmiştir.
Kurban ibadeti günahlara keffarettir. Peygamber
Efendimiz (s.a.v.) Kurban Bayramı’nın birinde Hz. Fatıma validemize şöyle
buyurmuştur: “(Ey Fatıma!) Kurbanının başına git ve (kesilirken)
gör. Kurban kanının (dökülen) ilk damlası ile işlediğin (küçük) günahların
tamamı affolunur.”[4]
Kurban; Allah tarafından imtihan maksadıyla
emrolunduğu için en sevdiği oğlunu tereddüt etmeden bıçağın altına yatıran Hz.
İbrahim’in ve yine aynı maksatla canını Allah’a seve seve teslim eden Hz.
İsmail’in kulluktaki samimiyet ve ihlaslarının remzidir. Onun içindir ki
Müslüman kurban keserken şöyle niyet eder:
“Yâ Rabbi! Şu vücudum, sana karşı o kadar
hata ve isyan etti ki affedilebilmem için bu vücudu sana kurban etmem lâzım.
Fakat sen, insan kurban etmeyi haram kıldığından, vücuduma bedel olarak bu
hayvanı kesiyorum, kabul eyle.”
Allah dostları Kurbanın bazı hikmetlerini şöyle
beyan etmişlerdir:
Kurban ilahi öfkeyi söndürür; Allah’ın rızasını
celbeder. Çok kurban kesilen bir memlekette harp olmaz. Kurbanda çoluk-çocuk ve
fakir fukara için umumi bir maslahat ve mutlak bir menfaat vardır. Kurban
Bayramı’nda umumi af tecelli eder.
Allah’ın emrine teslim olup hikmete erenlere ne
mutlu!
[1] Yasin, 71-73
[2] Maide, 27
[3] Kevser, 2
Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de infak etmeyi teşvik etmiş ve infak edenleri şöyle müjdelemiştir: “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her başağında yüz tane bulunan yedi başaklı bir tohuma benzer. Allah dilediğine kat kat verir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.”[1]
Bu Ayet-i kerimede infakın bereketi anlatılmıştır. Bir başka ayet-i kerimede ise nefsin istememesine rağmen infak etmenin fazileti beyan edilerek şöyle buyurulmuştur: “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe erişemezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.”[2]
Nefse en zor gelen şeylerden birisi “Allah yolunda infak etmek”tir. Nefis kendi uğrunda yapılan harcamalardan zevk alırken Allah yolunda verilenlerden rahatsız olur da kişinin kalbine fakirlik ve tükenme korkusunu salar. Halbuki Cenab-ı Hak (c.c.) kendi yolunda verilen şeylerin malı eksiltmeyeceği, bilakis yerinin doldurulacağı hususunda şöyle teminat veriyor: “Allah yolunda her ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”[3]
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurur: “Sadaka malı eksiltmez. Allah affedenin şerefini artırır. Allah için tevazu göstereni ise Allah yüceltir.”[4]
Ayet-i kerimeler ve Hadis-i Şerifler gösteriyor ki Allah yolunda verildiği zaman eksilen mal değildir. Eksilen; hırsımız, bencilliğimiz ve dünyaya bağlılığımızdır. Verilen sadaka ise malı bereketlendirir, kalbi temizler.
Allah yolunda infak sadece maddi bir yardım değildir; aynı zamanda ruhi bir terbiyedir. Cimrilik insan ruhunu daraltan bir bataklık, vermek ise bu bataklıktan kurtuluştur.
Vermek; zengini kibirden, fakiri ezilmişlikten muhafaza eder. Haset ve kin yerine muhabbet ve kardeşlik meydana getirir.
Dünya hayatı geçici, ahiret ise ebedidir. Kabre bizimle gelecek olan, ahirette bize yoldaş olacak olan ne servetimiz ne makamımız ne de ünvanımızdır. Orada imanımız, salih amellerimiz ve Allah için verdiklerimiz bize eşlik edecektir.
İçinde bulunduğumuz Ramazan-ı Şerif’te yerine getirmemiz icap eden mühim bir vazife de Fıtır sadakasıdır.
Fıtır sadakası, Ramazan-ı Şerifin sonuna yetişen ve temel ihtiyaçlarından başka en az nisap miktarı bir mala sahip bulunan her Müslüman için kendisi ve bakmakla mükellef olduğu küçük çocukları adına verilmesi vacip olan bir sadakadır.
Fıtır sadakası orucun kabulüne, ölümün şiddet ve dehşetinden, kabir azabından kurtuluşa vesiledir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.):
“Ramazan-ı Şerif ayı(nın orucu) sema ile arz arasında asılıdır. Allah-ü Teâlâ’ya ancak sadaka-i fıtır (eda edilmek) ile yükseltilir (yani kabul olunur).”[5] buyururken buna işaret etmişlerdir.
Fıtır sadakası Ramazan Bayramı’nın birinci günü fecrin doğuşundan itibaren vacip olur, fakat fakirlerin ihtiyaçlarını bayramdan önce giderebilmeleri için önceden verilmesi efdaldir. Bayram namazından önce verilemediği takdirde fıtır sadakası zimmetten düşmez. Mutlaka verilmesi icap eder.
İçinde bulunduğumuz Ramazan-ı Şerifin günlerinin bitmeye yüz tuttuğu şu günlerde zekât, sadaka-i fıtır ve mali ibadetlerimizin hesabını bir an önce yapıp mesuliyetten kurtulmalıyız.
[1] Bakara, 261
[2] Al-i İmran, 92
[3] Sebe’, 39
[4] Müslim, El-birr, 2588
[5] Münavi, Feyzul-Kadir, 4905
Zekât, İslamın beş şartından üçüncüsü ve Namaz ibadetinden hemen sonra gelen mühim bir farzdır. Bu sebepledir ki Kur’ân-ı Kerîm’de 32’si namaz ile birlikte olduğu halde 80’den fazla yerde zikredilmiştir.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.) tebliğ ve ta’limlerinde bu ikisini birbirinden ayırmamıştır. Huzûr-i saâdete gelip İslâm ahkâmını öğrenmek isteyenlere Resûl-i Kibriyâ, namazdan sonra hemen zekâtı da bildirmiştir. Hattâ zekâta o kadar ehemmiyet vermiştir ki, kendisine yapılan bîatlarda husûsiyle zekâtı açıkça ifade etmiştir.
Cenab-ı Hak Bakara Suresi’ndeki bir Ayet-i Kerime’de şöyle buyurur:
“Şüphesiz iman edip salih ameller işleyen, namazı dosdoğru kılan ve zekâtı verenlerin mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.”[1]
Hicretin ikinci yılında Ramazan Ayı’ndan önce farz kılınan Zekât ibadeti, İslam’ın üzerine bina kılındığı beş temelden biridir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Hadis Uleması tarafından “Mebani-i İslam, yani İslam’ın temelleri Hadisi” diye isimlendirilen hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “İslam beş temel üzerine bina kılınmıştır: Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed (s.a.v.)’in Allah’ın Rasülü olduğuna şahadet etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı hakkıyla vermek, Haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak.”[2]
Bir başka Hadis-i Şerif’te de; “Zekât İslam’ın köprüsüdür.”[3] buyrulmuştur.
Zekât, lügatte temizlik, ziyadeleşme, layık olma, bolluk ve bereket içinde yaşama gibi manalara gelir. Zekât İbadetinin hem zekâtı verilen malı hem de zekât veren kimseyi temizlediğini, Tevbe Suresi’nin 103. Ayet-i Kerimesi’nden öğreniyoruz. Bu Ayet-i Kerime’de mealen şöyle buyuruluyor: “Onların mallarından sadaka al, bununla onları temizlersin ve tezkiye edip yüceltirsin.”
Evliyaullah’tan bazıları zekât ibadetinin sahibini nasıl temizlediğini şöyle izah buyurur:
“İnsanın cömertlik damarlarında tıkanmalar olur. Onun açılması için vereceğiniz zekât, fıtra ve benzeri hayırları cimri olan kimselere teslim ederek: “Şunu falan müesseseye yahut falan kimseye veriver”, derseniz o da vermeye alışır. Bu suretle hem sizin verdiğiniz makbul olur hem de vermeye teşvik ettiğiniz için sevap kazanırsınız...”[4]
Zekât aynı zamanda malın muhafazası için bir garantidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Mallarınızı zekât ile muhafaza altına alın. Sadaka ile de hastalıklarınıza deva bulun. Bela ve musibetler için dua hazırlayın."[5]
Zekât, Senenin tamamında verilebilir, fakat Ramazan-ı Şerifin faziletini beyan eden bir Hadis-i Şerifte Ramazan içinde nafile ibadetlere farz sevabı, farz ibadetlere ise 70 farz sevabı verileceği ifade buyrulmaktadır. Bu itibarla zekâtı Ramazan ayında vermek şüphesiz daha faziletlidir.
Zekâtın verileceği yerler ise Kur’an-ı Kerim’de 8 sınıf olarak belirtilmektedir.
Zekât, ödenmesi zaruri olan bir borçtur. Borcuna sadık insanlar, cemiyet içinde başı dik gezerler. Borcunu ödemeyenlerin başı daima öne eğiktir. Mahşerde başımızı öne eğmemek için dünyadayken zekât borcumuzu ödeyelim.
Zekatla ilgili diğer yazılarımız için tıklayınız....
[1] Bakara, 277
[2] Sahih-i Buhari, 8, Müslim, 16
[3] Taberani, El-Mu’cemü’l-Evsat 8/380
[4] Sunguroğlunun notları s. 81
[5] Taberani, El-Mu’cem’ül-Evsat, 2/274
Berat kelimesi Berâet’in kısaltılmışı olup, borçtan, isnad edilen suçtan kurtulmak manâsına gelmektedir.
Berât gecesi fazîleti pek büyük bir gecedir. Bunun en başta gelen sebebi, Kur’ân-ı Kerîm’in indirilişinin birinci safhası olan Levh-i Mahfuz’dan dünya semasına indirilmesinin bu gecede tahakkuk etmiş olmasıdır.
Âyet-i Kerîmesinde Cenâb-ı Hakk: “Hâ-mîm. (Helâl ile harâmı vesâir hükümleri) açıkca bildiren (bu) kitâba yemîn ederim ki, hakîkat, biz onu mübârek bir gecede indirdik. Gerçek biz (onunla kâfirlerin uğrayacakları azâbı) haber vericileriz. (O, bir gecedir ki) her hikmetli iş, nezdimizden sâdır olan bir emirle, o zaman ayrılır.”[1] buyurmuştur.
Bu geceye mahsus birtakım hasletler vardır.
Birincisi: Levh-i Mahfuz’da mevcut ilâhî takdirler arasından o sene içinde meydana gelecek hâdiselerin listesinin yazılmasına, nüshalar haline getirilmesine bu geceden itibâren başlanır ve Kadir Gecesinde tamamlanır.
İkincisi: Bu gece yapılan ibâdetin faziletinin çok büyük olmasıdır. Hz. Âişe vâlidemiz’in naklettiğine göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Şaban-ı Şerif’in on beşinci gecesinde Aişe validemizden ibadet için izin isteyerek namaza durmuş, birinci rekâtta kıraati hafif tutup secdeye varmış ve gecenin yarısına kadar secdede kalmışlar, ikinci rekâtta da kısa bir kıraatten sonra fecir vaktine kadar secdeyi uzatmışlardır.
Hz. Aişe validemiz diyor ki: “Ben Rasulüllah’a bakıyordum; secdesi bu kadar uzayınca ruhunu teslim ettiğini zannederek kendisine yaklaştım. Bir ara ayaklarına dokunmuşum ki Allah’ın Rasulü kımıldadı. Secdede şöyle dua ettiğini duydum:
“Ey Allahım! Azâbından affına sığınıyorum, gadabından sana ilticâ ediyorum, Senden Sana sığınıyorum. Hiçbir övgüyü senin nefsine karşı olan övgüne denk saymıyorum.” Sabah olunca durumu ve duyduklarımı kendisine haber verdim. Bana: “Bunları hem öğren hem de başkalarına öğret. Bunları bana Cebrâil (a.s) öğretti” buyurdu.[2]
Üçüncüsü: Bu gecede duaların kabul edilmesidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular:
“Şa’bânın yarı (onbeşinci) gecesi olduğu vakit, gecesinde (ibâdet için) kalkınız. Gündüzünde oruç tutunuz. Zirâ Allâh-ü Teâlâ güneşin batışı ile (beraber) dünyâ semâsına rahmetiyle tecelli eder de (şöyle) buyurur: Bir mağfiret dileyen yok mu onu bağışlayayım! bir rızık isteyecek yok mu ona rızık vereyim! bir dertli yok mu (istesin de) âfiyet vereyim! Bu (dâvet) tanyeri ağarıncaya kadar devam eder.”[3]
Dördüncüsü: Rahmet kapılarının açılıp ilahi affın tecelli etmesidir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Cebrail aleyhisselam Şaban’ın on beşinci gecesinde bana geldi ve; ‘Ya Muhammed, başını semaya kaldır!’ dedi. ‘Bu gece hangi gecedir?’ dedim. Cebrail (a.s.): ‘Bu gece Allah-ü Teala üçyüz rahmet kapısını açar, şirk koşmayan herkesi affeder. Ancak sihir yapan, kahinlik yapan, şarap düşkünü olan, faiz ve zinada ısrar edenler bundan müstesna. Bunlar günahlarından tevbe edinceye kadar affolunmazlar.’ dedi”[4]
Beşincisi: Bu gece Peygamberimize ümmetinin tamamına şefaat salahiyeti verilmiştir.
Böyle bir geceyi ihya edebilenlere ne mutlu!
[1] Duhan Suresi, 1-4
[2] Gunyet’üt-Talibin, c.1, s.346
[3] İbn-i Mace, c. 1, 1388
[4] Gunyet’üt-Talibin, c.1, s.347
Ölüm, hiçbir canlının kaçamayacağı bir hakikattir. Gençlik, makam, servet, güç ve kuvvet gibi değerler ölüme engel değildir. Ölüm bir yok oluş değil; dünya hayatı denilen rüyadan Ahiret hakikatine bir uyanıştır. Mühim olan, ölümün ne zaman ve nasıl geleceği değil, ona hazırlıklı olup olmadığımızdır.
Ölümü düşünmek insanı karamsarlığa sürüklemek için değil; hayatı daha şuurlu, daha ahlaklı ve daha huzurlu yaşamak içindir. Ölümü hatırlayan insan, vaktinin kıymetini bilir, hayatını daha manalı, daha düzgün yaşamaya gayret eder. Ölümden sonrasının Allah’a kavuşmak olduğunun farkında olarak dünyanın fani zevkleri uğruna baki olan ahiret hayatını harap etmez.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayın.”[2] Bu hatırlayış bizleri kötülüklerden alıkoyar ve hayırlara sevk eder.
Ölüme hazırlanmak; en başta namaz gibi farz ibadetleri hayatın merkezine koymakla, helal ve harama dikkat etmekle, kul hakkından sakınmakla, anne-babaya iyilik etmekle, doğru dürüst ve merhametli olmakla, hülasa İslam’ı yaşamakla mümkündür. Unutmayalım ki mallar, makamlar, şöhretler ve ünvanlar bu dünyada kalır; fakat ameller kabirde ve mahşerde kişiye arkadaş olur.
Hayat ne kadar tabii ise ölüm de o kadar tabiidir ve irademiz dışında tahakkuk edecek bir hakikattir. Ahirete hazırlıklı olan kimse için ölüm, korkulması gereken bir yok olmak değil, içinde cennetin bulunduğu sonsuz alemin kapısından girmek ve lütfunu ümid ettiği Mevla’sına kavuşmaktır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Kim Allah’a kavuşmayı severse Allah da ona kavuşmayı sever. Kim Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.”[3]
Allah’a kavuşmak için ölüm köprüsünden geçmek gerekir. Hassan bin Esved (r.a.): “Ölüm, dostu dosta kavuşturan bir köprüdür.” demiştir. O çok sevdiğimiz Mevla’mıza kavuşabilmek ancak imanla bu dünyadan gitmeye bağlıdır. İmanla gidebilmek için de Allah’ın rızasına uygun bir hayatı devam ettirmeliyiz. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir başka Hadis-i Şeriflerinde: “Yaşadığınız gibi ölürsünüz, öldüğünüz gibi diriltilirsiniz.”[4] buyurmuşlardır.
Bu noktada da Rabbimizin fermanına kulak verelim: “Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.”[5]
[1] Al-i İmran, 185
[2] Tirmizi, 2307
[3] Buhari, 6169
[4] Ruhu’l-Beyan, Al-i İmran 199. Ayetin tefsiri
[5] Al-i İmran, 102
***
MÜMİN ÖLÜMÜN ACISINI NEDEN HİSSETMEZ?
ÖLÜNÜN ARKASINDAN AĞLAMAK NASIL OLMALI?
İnsan Allah tarafından yaratılan en şerefli varlıktır. Diğer varlıklara verilmeyen sayısız özellik ve üstünlükler insanoğluna verilmiştir. Yüzü aşağı gelecek şekilde yaratılan diğer canlılardan farklı olarak, insanın dik yaratılması, kendisine eşyayı kavrayabilen el ve parmakların verilmesi, meramını düzgün bir şekilde ifade edebileceği dile sahip olması, iyiyi kötüden ayırabilecek akıl nimetiyle donatılması da bu üstünlükler cümlesindendir.
Muhyiddin ibn-i Arabi Hazretleri şöyle der: “Allah-ü Teâlâ’nın insandan daha güzel bir mahluku yoktur. Zira Allah (c.c.) onu canlı, alim, güç kuvvet ve irade sahibi, konuşan, işiten, gören, işlerini ayarlayabilen ve hikmet sahibi olan bir varlık olarak yaratmıştır. Bu sıfatlar, (insanoğluna emaneten verilen) Allah’ın sıfatlarıdır.”[1]
Nitekim Cenab-ı Hak bu hakikati Tin Suresinin 4. ayetinde şöyle ifade buyurur: “Biz insanı hakikaten en güzel biçimde yarattık.” Fıtratta, yani yaratılışta var olan bu şerefli vasıflar değişmez kaydıyla verilmemiş, insan tarafından korunup kollanması şartına bağlanmıştır. Bu değerli emaneti muhafaza edemeyen, onu isyan ve kötülüklerle körelten kimseler hakkında da aynı surenin 5. ayetinde şöyle buyurulur: “Sonra onu (isyanı sebebiyle) aşağıların aşağısına çevir(ip indir)dik.”
Kendi varlığının değerini bilmeyen, yaratılışındaki hikmeti tefekkür etmeyip varlık gayesinin dışına taşarak fıtratını kirleten kimse, haysiyetine zarar verdiği gibi başkasının haysiyetine de itibar etmez.
Hz. Ali kerremellahü vechehü Efendimiz bu hususta bizleri şöyle ikaz eder:
“(Ey insan!) İlacın senin içindedir, fakat görmüyorsun. Hastalığın da kendindendir; farkında değilsin. Kendini küçük bir cisim mi zannedersin? Halbuki sende en büyük âlem dürülmüştür.”
İslam dini insanları, teninin rengine, ırkına, cinsiyetine, fakirlik ve zenginliğine göre değil de özünde var olan insanlık cevherini koruyup koruyamadığına göre değerlendirir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir Hadis-i şeriflerinde: “Allah-ü Teâla sizin şekillerinize ve mallarınıza bakmaz, fakat kalplerinize nazar eder”[2] buyurmuştur.
Hz. Ömer devrinde Mısır valisi olan Amr bin As Hazretlerinin oğlu Mısırlı bir Kıpti ile at yarışı yapmış, sonunda Kıpti, Hz. Amr’ın oğlunu geçmişti. Mağlup olmaya tahammül edemeyen valinin oğlu kendisinin soylu anne babanın oğlu olduğunu ileri sürerek Kıptiyi kırbaçlamıştı. Kıpti bir vesile ile Medine’ye gelip Halife Hz. Ömer’e şikâyette bulundu. Hz. Ömer (r.a.) Amr bin As’a bir mektup yazarak oğlu ile birlikte Medine’ye gelmelerini emretti. Yaptığı tahkikat neticesinde şikâyet edenin haklı olduğunu tespit eden Hz. Ömer, Kıptinin eline kırbacını vererek Amr bin As’ın oğluna vurmasını emretti. O da kendisine vurulan kırbaç kadar vurarak hakkını almış oldu. Hz. Ömer (r.a.) Amr bin As’a; “Annelerinin hür olarak dünyaya getirdiği insanları ne zamandan beri köle yaptınız?” diye sitem etti.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) veda hutbesindeki şu sözleri ne kadar manidardır:
“Ey insanlar! Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Ademin çocuklarısınız. Âdem de topraktan yaratılmıştır. Allah katında en üstününüz takvada en ileri olanınızdır. Arabın acem üzerine, beyazın siyah ve siyahın beyaz üzerine hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.”
[1] Kurtubi, Tin suresi 4. Ayetin tefsiri
[2] Sahihu’l-Cami, 1862
Allah ve Rasulüne itaat, imanın icabıdır. İnsan inandığını sever, sevdiğine de itaat eder. İmam-ı Şafii Hazretleri bir şiirinde şöyle buyurur: “Allah’ı sevdiğini açıkladığın halde O’na isyan ediyorsun; kıyasen bu, açıkça imkansızdır. Şayet sevgin doğru olsaydı O’na itaat ederdin. Zira seven sevdiğine itaat eder.”
Dünyadaki itaatların çoğunluğu zorbalığa boyun eğmek yolu iledir. Halbuki Allah’a itaat sevgi yolu iledir. Zira herkes irade-i cüziyesinde hürdür.
İnanan bir insan için; kendisini yoktan var eden, akıl, fikir, duygu, konuşma, görme, işitme gibi sayısız nimetleri meccanen veren Allah’ı sevmemek ve O’na itaat etmemek nasıl mümkün olur? İman kuvvetlendikçe Allah sevgisi de kuvvetlenir ve bu sevgi itaate dönüşür. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Öyle insanlar vardır ki Allah’tan başkasını O’na, (Allah’a) denk hâle getirirler; tıpkı Allah’ı sever gibi onları severler (Böylece şirke düşerler). (Hakiki) Mü’minlerin Allah sevgisi (emirlerine itaat ve bağlılığı) ise daha kuvvetlidir. (Allah’a şirk koşup da kendilerine) zulmedenler, azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi), bütün kuvvetin Allah’ta bulunduğunu ve Allah’ın azabının, gerçekten çetin olduğunu keşke (önceden) bilselerdi.”[1]
Allah’a itaat, O’nun Rasulüne de itaati gerektirir. Zira Allah’ı kullarına tanıtan, O’nun kitabını tebliğ eden, cennetini cehennemini haber veren Allah’ın peygamberleridir. Peygamberi devre dışı bırakarak Allah’ı tanımak mümkün olmadığı gibi, Kur’an’ı, Peygamber Efendimizin tefsiri dışında manalandırmak, dini tahrip gayretinden başka bir şey değildir.
Cenâb-ı Hak o şanı yüce Peygamberimiz hakkında şöyle buyurmuştur:
“(Resûlüm!) Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.“[2]
Evet, Efendimiz (s.a.v.) alemlere rahmettir, çünkü; Allah’tan aldığı ulvi emanet olan Kur’an-ı Kerim’i eksiltmeden ve ziyadeleştirmeden insanlığa tebliğ etmiş, Allah’a giden dosdoğru yolu insanlığa göstermiştir. Ahlakın en yücesini, faziletin zirvesini, vicdanın merhametin ne olduğunu hikmetli sözleri ve örnek hayatı ile insanlığa O öğretmiştir. Tüm insanlığın hidayetini ve hayrını istemiş, düşmanlarına bile merhamet ve adaletle muamele etmiştir. Her peygamberin makbul bir duası olduğunu ve onu dünyada kullandığını, kendisinin makbul duasını ise şefaat hakkı olarak ahirete sakladığını[3] bildirmiştir. Hem insanlara hem cinlere Peygamber olarak gönderilmiştir.
Böyle bir Peygamberi tanıyan ona severek itaat eder.
Peygambere itaat etmek, şu ayet-i kerimede ifade buyrulduğu üzere bizzat Allah’ın emridir:
“(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”[4]
İslam’ın birinci kaynağı Kur’an-ı Kerim, ikinci kaynağı ise sünnettir. Hadis-i Şerifler Kur’an ayetlerinin tefsiri mesabesindedir. Kur’an’ı kabul edip de sünneti ve Hadisleri kabul etmemek Kur’an’ı mesnetsiz bırakmak demektir. Zira Kur’an’ı da bize nakleden Peygamber Efendimizdir.
“La ilahe illallah” kelimesini “Muhammed’ün Rasûlüllah” ile birleştirmeyen kimse dinen iman etmiş sayılmaz. Zira “Muhammed’ün Rasûlüllah”[5] da Kur’an ayetlerindendir.
Bir Ayet-i Kerime Yüce Rabbimiz: “Hayır, Rabbine yemin olsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.”[6]
[1] Bakara, 165
[2] Enbiya, 107
[3] Buhari, 6304
[4] Al-i İmran, 31
[5] Fetih, 29
[6] Nisa, 65
