"Söz güzelliği, davranış güzelliği ve dürüstlükle kemâle erer."

23 Mayıs 2025 Cuma

Saliha Hanımlar

Cenab-ı Hak, tüm canlıları olduğu gibi insanoğlunu da erkek ve kadın olmak üzere iki ayrı cins olarak yaratmış, fakat bunları bir bedenin azaları gibi birbirinin tamamlayıcısı kılmıştır. Azaların farklı işleri yapmakla vazifeli olmaları birisinin diğerinden daha az ehemmiyetli olmasını icap ettirmez. Sadece aralarında Mevla’mız tarafından tespit edilen vazife ve sorumluluk farkları vardır. Üstünlük ise takva iledir.

Kur’an-ı Kerim bu yüce hakikati, şu veciz üslubu ile beyan eder:

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”[1]

Erkeklerden Allah dostları, yani evliyâullah olduğu gibi kadınlardan da Allah dostları vardır. Allah dostları Kur’an-ı Kerim’de şöyle tarif edilmektedir:

“Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de. Onlar ki Allaha iyman etmişlerdir ve hep takvâ ile korunur dururlar.”[2]

Dikkat edilirse burada iman ve takvaya vurgu yapılmış, fakat Allah’a yakınlık hususunda cinsler arasında bir ayırım yapılmamıştır. Şu kadar var ki velilerin dereceleri, takvalarının mertebelerine göre farklılık arzeder.

Allah-ü Zülcelal Hazretleri saliha kadınları methederken şöyle buyurur: “Saliha kadınlar, itaatkârdırlar. Allah’ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da “gayb”ı korurlar.”[3]

Müfessirler bu Ayet-i Kerime’yi tefsir ederken şöyle demişlerdir: “Saliha kadınlar; dini doğru yaşayıp hayır yapanlardır ki onlar, Allah’a ve eşlerine itaat ederler. Eşleri yanlarında olmadıkları zamanda da namuslarını, eşlerinin mallarını ve üzerlerine vacip olan Allah’ın hukukunu korurlar. Allah da onları korur. O halde siz de o hanımlara iyi muamele edin.”[4]

Ehl-i Sünnet inancına göre kadınlardan peygamber gelmemiştir, fakat evliya gelmiştir. Bunların varlığı Kur’an-ı Kerim ayetleri ve Hadis-i Şeriflerle sabittir.

Mesela Fir’avn’ın hanımı Asiye validemiz ile İsa aleyhisselam’ın annesi Hz. Meryem bunlardandır.

Bu meyanda âlemlerin Efendisine ilk iman eden, hak davasında onu yalnız bırakmayan, tüm servetini Allah’ın Rasulü ve yüce İslam Dini uğrunda harcamaktan çekinmeyen Hz. Hatice validemizi; Peygamber Efendimiz’in neslinin kendisi vasıtasıyla devam edegeldiği muhtereme kızı Fatıma validemizi; takvası, ilmi dirayeti, iffeti ve zühdü, yani dünyaya rağbet etmemesi ile bilinen, aynı zamanda Kur’an ayetleri ile tezkiye edilen Hz. Aişe validemizi ve Peygamber Efendimiz’in diğer zevcelerini hatıra getirmemek mümkün müdür?

İslam tarihi; asr-ı saadetten sonra da Râbiat’ül-Adeviyye, Seyyidet Nefise, Halife Harun Reşid’in hanımı Zübeyde Hatun gibi bilinen ve bilinmeyen nice saliha hanımlara şahitlik etmiştir.

Yakın tarihimize ışık saçan nice Allah dostu saliha hanımlar vardır ki bunlar, köşelerinde ibadetle meşgul olmakla kalmamışlar, İslami ilimleri öğreterek irşat ettikleri nice hanım talebelerle neslin ıslahına vesile olmuşlardır. “Cennet annelerin ayakların altındadır.”[5] Hadis-i Şerif’inin sırrına mazhar olan bu değerlere her zaman dua ve minnet borcumuz vardır.

 

[1] Hucurat, 13

[2] Yunus, 62-63

[3] Nisa, 34

[4] Taberi Tefsiri, Nisa Suresi, 34

[5] Nesâî, Cihad, 6

21 Mayıs 2025 Çarşamba

Kurban İbadeti


 Kurban, lügatte Allah’a (c.c.) yakınlık manasınadır. Fıkıhta ise “Allah-ü Teâlâ’ya manen yakınlık için kurban niyeti ile kesilen hususi hayvan” demektir.

Kurban Bayramı’nda kurban kesmek, hür, mukim, Müslüman ve zengin olan, yani nisaba malik olan kimse için vacip olan bir vazifedir. Kurban kesme günlerinde kurban kesmeye gücü yeten kimse kesmeyip de daha sonra fakir düşse, vacip olan bu kurban vazifesi zimmetinden düşmez. İmam Hasan’ın İmam Ebu Hanife’den rivayetine göre; Kurban Bayramı günlerinde hür, Müslüman, mukim ve zengin olan bir kimsenin kendi adına ve küçük çocukları adına kurban kesmesi vaciptir.[1]

İslami kaynaklarda ibadet maksadıyla kesilen hayvana Udhiyye, eti için kesilen hayvana zebîha denilir. Kurban Bayramı günlerinde ibadet için kesilen kurbanın haricinde “Adak Kurbanı, keffaret kurbanı, çocuk doğduğu zaman kesilen akîka kurbanı, bela ve musibetlerin def’i veya sevap kazanmak için kesilen nafile kurbanlar da vardır.

Mali bir ibadet olan kurban, Hac Suresi’nde şöyle ifade buyrulur:

Kurbanlık büyük baş hayvanları da sizin için Allah'ın dininin nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Onlar saf saf sıralanmış dururken (kurban edeceğinizde) üzerlerine Allah'ın adını anın. Yanları üzerlerine düşüp canları çıkınca onlardan siz de yiyin, istemeyen fakire de istemek zorunda kalan fakire de yedirin. Şükredesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdik. Onların etleri ve kanları asla Allah'a ulaşmaz. Fakat ona sizin takvanız (Allah'a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı büyük tanıyasınız. İyilik edenleri müjdele.[2]

Kurban vecibesi, Hak yolunda fedakarlığın bir nişanı ve Allah-u Teâlâ Hz. lerinin verdiği nimetlerin bir şükrüdür. Bunun neticesi ise, sevaba nail olmak ve bir takım bela ve musibetlerden emin olmaktır.

Dünyanın muhtelif yerlerinde her gün çeşitli maksatlarla kesilen milyonlarca hayvandan çok az bir kısmının senede bir gün ibadet niyeti ile kesilip fakir fukaraya dağıtılmasını hoş görmemek, ne yazık ki bazı kimselerin içine düştükleri gaflet çukurundan çıkamamalarının neticesidir. Halbuki diğer hayvanlar ticari veya şahsi maksatlarla kesilirken kurban hem ibadet hem de sosyal yardımlaşma gayesine matufen kesilir.

Mevla’mızın; “İyilik ve takva yani Allah’a karşı gelmekten sakınma üzere yardımlaşın!”[3] Ayet-i Kerime’sinin sırrına erebilmek ve cemiyete faydalı insan olabilmek için kurbanlarımızı fakir fukaraya, dini ilimleri tahsil eden kimsesiz ve muhtaçlara bağışlamamız, ibadetimizin değerini kat kat artıracaktır.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bir Hadis-i Şerif’lerinde

Âdemoğlu Kurban Bayramı gününde kurban kesmekten Allah’a daha sevimli gelen bir amel işlememiştir. Şüphesiz o kurban kıyamet gününde boynuzları, tüyleri ve tırnakları ile getirilecektir. Muhakkak kurban kanı yere düşmeden önce Allah’ın rızasındaki kabul mekanına düşer. O halde kurbanınızı güzelinden, iyisinden yapın.”[4] buyurmuşlardır.

Bir başka Hadis-i Şerif’te de şöyle buyrulmuştur:

Kim kurban kesmeye imkân bulur da kesmezse bizim namazgâhımıza yaklaşmasın![5]

İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri, Peygamber Efendimizin kurban kesmeyenler hakkındaki bu ikaz edici ifadelerini göz önünde bulundurarak Kurbanın vacip olduğuna hükmetmişlerdir.

 

[1] El-Cevheretü’n-Neyyire, Kitabü’l-Udhiyye

[2] Hac, 36-37

[3] Maide, 2

[4] Tirmizi, Edahi 1; İbn-i Mace, Edahi 3 (3126),

[5] İbn-i Mace, Edahi 2 (3123); Ahmed b. Hanbel, 8273

Neme lazım!


Dünya ve ahirette saadet kaynağı olan Yüce İslam dini bizleri kardeş ilan etmiş, kardeşliğin bir gereği olarak da din ve dünya işlerinde birbirimize yardımcı olmayı, faydalı olmayı emretmiştir.

Sevgili Peygamber Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) de Müslümanları bir vücuda benzetir.

Nasıl ki vücudun bir uzvu ağrıdığında bütün vücut ıstırap çekerse, Müslüman da din kardeşinin dertleri ile dertlenmeli, hali ile hallenmelidir.

Ancak bu yardımlaşma, birbirimizi ifsat etmede değil, hayırda güzel işler yapmada olmalıdır.

Yaşadığımız şu imtihan dünyasında hepimizin zaman zaman sıkıntılı ve zayıf hallerimiz olabilir. Hiç birimiz mükemmel değiliz.

Böyle durumlarda Nefsi emmare ve Şeytan-ı Aleyhilla’ne fırsatını bulup  bizleri hataya ve hatta helake sürüklemek isteyecektir.

İşte hakiki mümin, hakiki kardeş, bu tür durumlarda –tabiri caizse-yangına körükle gitmez, kardeşini nefsin ve şeytanın eline bırakmadan onu hayra sevk etmek için gayret eder, çırpınır, dua eder.

 Ayet-i Celile’de Yüce Mevla’mız şöyle buyuruyor:

 ”..Ve İyilik ve Takvada yardımlaşın, günahta ve düşmanlıkta yardımlaşmayın

 ve Allah’tan korkun, Muhakkak Allah’ın azabı şiddetlidir.” (Nisa ,2.ayet) 

Yine hepimizin bildiği Asır suresinde; ”Birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler.”(Ayet.3.) methedilirken, Beled suresinde;“Birbirlerine sabır ve merhamet tavsiye edenler.” (Ayet.17)  den övgü ile bahsedilir.

Bu özellikler her iki ayeti kerimede de ebedi kurtuluşun sebepleri arasında sayılmıştır. Bütün bunlardan anlıyoruz ki; iman sahibi olmak, köşesine çekilip, ”bana ne, nemelazım” demeyi değil, tam tersine, düşen kardeşinin elinden tutmayı icap ettirir.

Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hz. şöyle buyururlardı: ”Her koyunu kendi bacağından asarlar sözü yanlıştır. Neme lazım değil, bana lazım demeli

Yüce Mevla’mız bizleri başıboş yaratmamış, Rahmetinin bir tecellisi olarak, kendi yolunu bulabilmemiz için peygamberlerini göndermiş, devamında da peygamber varisi olan büyük âlimleri insanlığın hizmetine, irşat ve hidayetine memur kılmıştır.

Bütün Peygamberler insanlığa medeniyetin öncülüğünü yaptıkları gibi esas vazifeleri insanlığı Hakka davet olmuştur. Çünkü insanlığın en büyük ihtiyacı hak ile batılı ayırıp, Cenabı Hakkın yoluna girmek, orada devam edip ebedi saadeti, cennet ve cemali ilahiyi kazanmaktır.

Dikkat edilirse her gün beş vakitte, kırk rekat namazda okuduğumuz, Kur’an-ı Kerimin anahtarı olan Fatiha-i Şerife’de Mevla’mıza yönelip;

“Bizleri, nimet verdiğin (sevgili) kullarının (da) yolu olan, kendi yoluna ilet.” diye dua ediyoruz.

 Çünkü istenecek en önemli ihtiyaç Allah’ın yolunda olmaktır.

Yine bu ayeti kerimede, ”beni” değil, “bizleri” ifadesinin kullanılması, Müslümanların birbirlerine dua etmeleri, birbirlerinin hidayetleri için çalışmaları gerektiğini de anlatmaktadır.

Hadisi şerifte sevgili Peygamberimiz(sav) şöyle buyurdular:

“Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz; onu tahkir etmez.“(Sonra üç defa kalbine işaret ederek, şöyle buyurdular) “Takva, şuradadır, Takva şuradadır, Takva şuradadır. Müslüman kardeşini hakir görmesi kişiye kötülük olarak yeter. Her Müslüman’ın namusu, kanı, malı ve haysiyeti Müslüman’a haramdır.” (Müslim”Birr”,32)

Hadis-i Şerifte ise şöyle buyruluyor:

“Sadakanın en faziletlisi, Müslüman bir kişinin ilim öğrenmesi sonra da onu din kardeşine öğretmesidir.”(İbn-i Mace)

11 Mayıs 2025 Pazar

Sabah Namazı

 

sabahsunnetRabbimizin emri olan beş vakit namazın her birinin ayrı değeri ve bizlere kazandırdığı manevi zenginlikleri vardır.

(Hatta namaz içerisindeki rükunların; (yani kıyamın, rüku’ un, secdenin) bile insanın kalbine ve ruhuna tesir ettiği farklı güzellikler ve kazandırdığı dereceler vardır.)

Sabah namazının da farklı faziletleri, bambaşka güzellikleri vardır.

Sabah namazı vakti, imsak kesilmesinden güneşin doğuşuna kadarki süredir.

İşte bu zaman dilimi, bütün mahlukatın Mevla’yı zikrettiği, rızıkların dağıtıldığı, duaların kabul edildiği,maddi ve manevi hacetlerin giderildiği bir vakittir.

Her mümin en azından bu saatte uyanık olmalı; ibadet, zikir ve duadan, Mevla’mızın sonsuz ikram ve ihsanından mahrum kalmamalıdır.

İsra Suresinin 78.Ayetinde şöyle buyrulur:

  Güneşin batıya kaymasından (yani öğle vaktinden), gecenin kararmasına (yani yatsı vaktine) kadar olan namazları kıl, bir de( kıratı ile seçkin olan) sabah namazını kıl. Çünkü sabah namazı, gece ve gündüz meleklerinin hazır bulundukları, şahitlik ettikleri bir namazdır.”

Bu ayet-i kerimede, önce öğleden yatsıya kadar olan dört vakit namaz; sonra da hususen Sabah namazı emredilmiştir.

Burada sabah namazına kalkmanın ve bu namazın yüceliğine de işaret vardır.

Bir hadis-i şerifte; “Sabah namazı o kadar değerlidir ki onda meleklerde hazır olurlar. buyrulmaktadır.(A.Erol,1001 Hadis-i Şerif, S.154)

Ebu Hureyre Hz nin rivâyet ettiği başka bir Hadis-i Şeriflerinde ise Efendimiz (S.A.V) şöyle buyurur:

 “Sizin takip eden gece ve gündüz melekleri vardır. Bunlar  sabah namazında, bir de ikindi namazında(bir nevi nöbet değişimi için)birleşirler.  Sonra Cenab-ı Hakk’ın huzuruna vardıklarında,Rabbimiz kullarının ne yaptıklarını çok iyi bildiği halde,“kullarımı nasıl bıraktınız” diye meleklere sorar. Onlarda “Vardığımız zaman namaz kılarken bulduk, ayrılırken de namaz kılarken bıraktık.”derler. (Riyazüs Sâlihin C.2. S. 377)

Bir İslam büyüğünün bildirdiğine  göre;

“Sabah namazı Cemali İlahi ile,  İkindi namazı Zat-ı İlahi ile, diğer namazlar ise sıfatı İlahiyye ile alakalıdır.”(Namazda tadili Erkan ve huşu,s.19,Fazilet neşriyat)

Bu bakımdan sabah namazına kalkmak ve mümkünse bunu cemaatle eda etmek o gün için yapılması gereken en mühim kulluk görevlerimizdendir.

Sabah namazının  sünneti de vacip derecesine yakın olup, en kuvvetli sünnettir.

Bir Hadis-i Şerifte Efendimiz (sas)şöyle buyurur:

“İki rekat sabah namazının sünneti, dünya ve içerisindeki  her  şeyden daha hayırlıdır.” (Riyazüs-Salihin,1104)

(Onun için,fıkhi bir hüküm olarak;diğer farz namazlarda; cemaatle namaz kılmak için gelen kişi, eğer imam farza başlamış ise sünnet kılmakla meşgul olmaz, direkt  imama uyup farza başlar. Sabah namazında ise durum farklıdır.

Burada eğer sünnetini kılıp da(tahiyyatta bile olsa)  farza yetişebilecek ise önce sünnet kılar sonra yetişebildiği yerden imama uyar.

Bununla beraber, eğer sünnet kılarken cemaati kaçıracaksa o zaman sünneti de terk eder direk farza başlar. Çünkü sabah namazının sünneti ne kadar kuvvetli ise de onu cemaatle eda etmek ondan daha faziletlidir.)

Olanca gayretine rağmen sabah namazına kalkamayan kişi bunu kuşluk vaktinde ilk fırsatta sünneti ile beraber kılar.

Diğer namazların kazasında sünnet kılınmazken bu vakitte yeni bir namaz vakti girmediği için beraberce kılınır.

Bununla beraber vaktinde kalkamadığı için, o vakitteki muazzam tecelliyattan mahrum kaldığı için de derin bir üzüntü duyar Hz. Allahtan Af diler.

(Sabah namazını cemaatle kılmakla alakalı olarak, Hadis-i Şerifte şöyle müjdelenmiştir;

Yatsı namazını cemaatle eda eden gecenin yarısını, sabah namazını cemaatle eda eden ise gecenin diğer yarısını ibadetle geçirmiş gibidir. Bu itibarla ikisini de cemaatle eda etmek gece sabaha kadar ibadetle geçirmek gibidir.”(R.Salihin)

Sabah namazını cemaatle kılmak, aynı zamanda her mümin için en korkunç hal olan münafıklıktan da muhafaza olmaya sebeptir:

Ebû Hüreyre (r.a)den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas)şöyle buyurdular:

“Münafıklara sabah ve yatsı namazından daha ağır gelen hiçbir namaz yoktur. İnsanlar bu iki namazda ne kadar çok ecir ve sevap olduğunu bilselerdi, emekleyerek de olsa cemaate gelirlerdi.”(Buhârî, Mevâkît 20)

5 Mayıs 2025 Pazartesi

Sabır ve Namazla Yardım İsteyin.

 Allah-u Zülcelâl nusret ve inayetine çok ihtiyacımız var. Rabbimiz bu ayet-i kerimede Allah’ın yardımına kavuşmanın çaresini göstermiş: “sabır ve namaz.”

Cüneyd-i Bağdadi kuddise sırruh namazda aklına bir düşünce gelirse namazını yeni baştan kılardı.

Alimler, bize salih amel ve ibadetlerin nasip olması için, bedenimizi sadece helal lokma ile beslemenin önemini ifade etmişlerdir.

Namazı kılarken, adet ve alışkanlıkla değil, ne yaptığımızın şuurunda olarak, önem vererek kılmaktır.

Sabır ve Namazla Yardım İsteyin

Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:

“Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz ki o, huşû sâhibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir. Huşû sâhipleri hakîkaten Rab’lerine kavuşacaklarına ve O’na rücû edeceklerine inanırlar.” (Bakara, 45-46)

İçinde bulunduğumuz ahir zamanda, Allah’ın yardımına çok muhtacız. Hem fert olarak son nefese kadar nefis ve şeytana karşı mücadele ederken, hem de ümmet olarak türlü imtihanlardan geçerken Allah-u Zülcelâl nusret ve inayetine çok ihtiyacımız var. Rabbimiz bu ayet-i kerimede Allah’ın yardımına kavuşmanın çaresini göstermiş: “sabır ve namaz.”

Belki aklımıza şöyle gelebilir; “Biz sabrediyoruz, namaz da kılıyoruz…”

Evet, elbette bir Müslüman olarak elimizden geldiği kadar sabretmeye ve namazlarımızı eda etmeye çalışıyoruz ama bu ayet-i kerimede kast edilen, kamil manadaki sabrı gösterebiliyor muyuz? Hakiki namazı kılabiliyor muyuz?

Sabır, hem Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından uzak durmak için nefisle mücadele etmek demektir; hem de başa gelen haller karşısında sarsılmamak, sızlanmamak, vazifelerini azim ve sebatla yerine getirmek demektir. Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki:

“Ey mü’minler! (İbadetlerin meşakkatlerine ve musibetlere) sabredin, (harp sıkıntılarına tahammül göstererek Allah düşmanlarına) galip gelip (kafirlerle) cihada hazırlıklı ve uyanık olun. Cihada devam adin ve onda sebat edin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki, böylelikle kurtuluşa (ve başarıya) eresiniz” (Al-i İmran, 200)

İşte Allah’ın yardımına vesile olacak olan sabrın manası budur. Namaza gelince…

Hakiki Namaz

Sahabeden bir zat Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin namazdaki halini şöyle anlatmaktadır:

“Bir keresinde Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellemin yanına gitmiştim. Namaz kılıyor ve ağlamaktan dolayı göğsünden, kaynayan kazan sesi gibi sesler geliyordu.” (Ebû Dâvûd, Salât, 156-157)

Ashab-ı kiramın namazdaki huşu hali hakkında da pek çok rivayet vardır. Hz. Esmâ binti Ebûbekir radıyallahu anhaya torunu Abdullâh sordu:

“–Nineciğim! Hazret-i Peygamber’in ashâbı, Kur’ân dinledikleri zaman ne yaparlardı?” diye sordu.

Esmâ radıyallâhu anhâ şu cevâbı verdi:

“–Aynen Kur’ân-ı Kerîm’in bahsettiği gibi, gözlerinden yaşlar dökülür, vücutları ürperirdi.” (Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, II, 365)

Hz. Esma radıyallahu anha Kur’ân-ı Kerîm’in bahsettiği gibi derken, “…Rab’lerinden korkanların, bu Kitâb’ın tesirinden tüyleri ürperir. Derken hem bedenleri hem de gönülleri Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar…” (Zümer, 23) ayet-i kerimesini kast etmiştir.

Ashabın namazı hakkında pek çok rivayet vardır. Hz. Ali kerremallahu veçhenin ayağına saplanan oku çıkaramadıkları zaman:

“–Ben namaza durayım da öyle çıkarın!” demişti.

O namazdayken oku çıkardılar. Hz. Ali’nin yüzünde hiçbir acı alameti yoktu. Selâm verdiğinde “Ne yaptınız?” diye yanındakilere soruyordu.

Sahabe efendilerimiz için hayatın asıl gayesi ibadetti. Onları namazda meşgul eden malı düşman biliyorlardı. Mesela Ebû Talha radıyallahu anhın güzel bir bahçesi vardı. Bir gün orada namaz kılarken bir kuşun hareketleri dikkatini dağıttı ve kaçıncı rekatte olduğunu şaşırdı. Bunun üzerine “Bu malım beni fitneye düşürdü” diye düşünerek güzelliğiyle bahçesini Allah yolunda bağışladı.

Allah dostları da onların yolundan gidiyorlardı. Cüneyd-i Bağdadi kuddise sırruh namazda aklına bir düşünce gelirse namazını yeni baştan kılardı.

İslâm âlimlerinden bazıları huşûu tarif ederken, kişinin namaza durduğu zaman sağında solunda kimlerin bulunduğunu bilmeyecek derecede kalbini ibadete vermesi şeklinde izah etmişlerdir. Bu izah, Muâz bin Cebel radıyallahu anhın şu sözünden mülhemdir: “Namazda sağındakini ve solundakini net olarak tanıyan kişi, namaz kılmamış gibidir.”

İmam Gazzâlî rahmetullahi aleyh ise namazdaki huşûun tarifinde “Namaz kılan kimse Rabbi ile gizli konuşur.” (Buhârî, Mevâkıt, 8; Salât, 33) hadisi şerifine dayanarak, kıraat ve tesbihatleri okurken, kelimeleri gaflet içinde telaffuz etmenin Allah ile konuşma sayılamayacağını söylemiştir.

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem de kalpte huşu olmadan, dua ve niyaz edilmeden kılınan namazın eksik olacağını bildirerek şöyle buyurmuştur:

 “Namaz ikişer ikişer kılınır. Her iki rekâtta bir teşehhüd vardır. Namaz, huşû duymak, tevâzû ve tezellül izhâr etmektir. (Bitirince de) ellerini, içleri yüzüne dönük olarak Yüce Rabbine kaldırırsın ve; ‘Yâ Rabbi! Yâ Rabbi!’ diye yalvarırsın. Kim bunu yapmazsa namazı eksiktir.” (Tirmizî, Salât, 166/385)

Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi, eğer bizler Allah’ın yardımını istiyorsak sabrımızın ve namazımızın hakiki manada olmasına riayet etmemiz gerekmektedir. Peki namazda huşu halini elde etmek için nelere dikkat etmemiz gerekir?

Huşu İçin Dikkat Edilecek Şeyler

Namazda huşu için birinci şart, niyet ederken kalben uyanık olmaktır. Rivâyet edildiğine göre Peygamber efendimizin torunu Hz. Hüseyin radıyallahu anh’ın soyundan gelen Hz. Zeynelâbidîn hazretleri abdest için kalktığında sararıp solar, namaza başlayacağı zaman ayakları titrerdi. Sebebini soranlara:

“–Kimin huzûruna çıkacağımdan haberiniz yok mu?” diye cevap verirdi. (Ebû Nuaym, Hilye, III, 133)

Cüneyd-i Bağdadi hazretleri de namaza niyet ederken, “Vazifemi yapıp bitireyim,” diye düşünmemek gerektiğini, aksine namazın Allah-u Zülcelâl’in huzuruna çıkmak demek olduğunu tefekkür ederek, o şekilde namaza hazırlanmak gerektiğini bildirmiştir.

Allah dostlarından Ebu Said Harraz’a ‘namaza ne ile girilir?’ diye sorulduğunda şu karşılığı vermiştir:

“Namaza durmak demek, kıyamette Allah’ın huzurunda bulunmak gibi, O’na yönelmektir. Sen ve O, karşı karşıyasınız. Arada tercüman yok. Sen O’na yönelmiş münacediyorsun; büyük bir Melik’in huzurunda bulunduğunun bilinci içindesin.”

Buradan da anlaşılabileceği gibi namazı, bir gün muhakkak Rabbinin huzûruna çıkıp hesap vereceğini tefekkür ederek kılan bir kimse huşû hâline ulaşabilir.

Namaza başlarken ilk tekbir anı da çok mühimdir. Cüneyd-i Bağdadi kuddise sırruh, tekbirin, namazın safveti olduğunu haber vermiştir.  

Denir ki, Muhammed bin Yûsuf Fergânî, Hâtim Esamm rahmetullahi aleyhimanın insanlara vaaz ettiğini görür ve şöyle söyler:

“Ey Hâtim! İnsanlara vaaz ettiğini görüyorum, ama sen namazını güzelce kılıyor musun? Nasıl kılıyorsun?” diye sorar. Hâtim rahmetullahi aleyh:

“Abdestimi alıyorum, haşyetle yürüyorum, namaza heybet ve sekîneyle başlıyorum, azametle tekbir alıyorum, Kur’an’ı tertîlle okuyorum, huşûyla rükûa gidiyorum, tevazuyla secde ediyorum, teşehhütte tam oturuyorum, sünnete göre selâm veriyorum ve Rabbime teslim ediyorum. Yaşadığım sürece namazımı hep böyle kılmaya çalışıyorum. Namazı bitirince, nefsimi kınıyorum, kâh namazımın kabul edilmeyeceğinden korkuyorum, kâh kabul edileceğini umudunu taşıyorum. Hep havf ve reca arasında kalıyorum. Böyle namaz kılmayı bana öğretenlere teşekkür ediyorum, soranlara ben de böyle öğretmeye çalıyorum. Beni hidayete erdirdiği için Allah’a hamd ediyorum.”

Bütün bunları dinledikten sonra, Muhammed bin Yusuf rahmetullahi aleyh:

 “Senin gibi birisinin vaaz etmesi uygun.” karşılığını verir.

Bahâüddîn Nakşibend kuddise sirruh’a sordular:

“–Bir kul, namazda nasıl huşûa erer?”

“–Dört şeyle!” buyurup şunları beyân etti:

“1. Helâl lokma,

2. Abdest sırasında gafletten uzak durmak,

3. İlk tekbîri alırken kendini huzurda bilmek,

4. Namaz dışında da Hakk’ı aslâ unutmamak, yâni namazdaki huzur, sükûn ve mâsiyetten uzakta durma hâlini namazdan sonra da devâm ettirebilmek.”

Şah-ı Nakşibend hazretleri bu maddeler ile, namazda huşu halini elde etmek için kendimizi namaz dışında da muhafaza etmenin gerektiğini hatırlatmaktadır.

Alimler, bize salih amel ve ibadetlerin nasip olması için, bedenimizi sadece helal lokma ile beslemenin önemini ifade etmişlerdir. Haramla beslenen bir beden, günahlara meyleder, ibadetten hoşlanmaz.

Namaza Önem Vermeli

Elbette namaz boyunca huşu halini muhafaza etmek zordur. Kalp, her an değişir. Bir havuza benzeyen kalbe her yandan duygu ve düşünceler gelir. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem dahi bir keresinde kendisine hediye edilen güzel bir elbise ile namaz kıldıktan sonra selam verince elbiseyi çıkardı ve:

“–Bu elbiseyi geri ver, namazda gözüm nakışlarına takıldı. Neredeyse namazda huzûrumu kaçıracaktı.” buyurdu. (Muvatta, Salât, 67; Buhârî, Salât, 14)

Demek ki, namazda kalbi muhafaza etmek için bazı harici şartlara da riayet etmek lazımdır. Mesela namaz kıldığımız yerde bizi meşgul edecek görüntüler olmamalıdır.

Zamanımızda bilhassa, televizyon sesinin olduğu bir yerde namaz kılmaktan kaçınmak gerekir. Çünkü insan, gözünü secde yerine indirmek suretiyle muhafaza etse de kulağına girecek seslere mani olamaz. Seslerin onda türlü düşünceler ve hayalleri harekete geçirmesi kaçınılmazdır.

Kokular da duyguları harekete geçirir. Mesela sofra hazırken, yemek kokuları ortalığı kaplamışken aç bir kişi namazda huşu hissedemez. Nitekim Hz. Aişe radıyallahu anha annemiz:

“Ben Rasûlullah’ın “Sofra hazır iken ve (abdest bozma ihtiyacıyla) sıkışık vaziyette iken namaz kılınmaz” dediğini duydum.” (Ebu Davud, Taharet, 43) demiştir.

Namaza önem veren bir mümin, namazı aradan çıkarıp rahat rahat yemek yemeği değil; yemeği aradan çıkarıp rahat rahat namaz kılmayı düşünmelidir.

Namazın dar vakitte kılınması da huşu haline mani olur. Çünkü insan az bir zamanı olduğunda acele acele namaz kılacak, belki rüku, secde gibi rükünleri şekil itibarıyla bile yerine getiremeyecektir. Namazı ilk vaktinde kılmanın sevabı o yüzden daha fazladır.

Huşu esas olarak kalple ilgili bir haldir ama bedende de tesirleri görülür. Eğer kalp huşu içinde olursa insan namazda sağa sola bakmaz, eliyle elbisesini, saçını sakalını düzeltmez. Zaruret olmadıkça namazda hareket edilmemesi gerekir. 

Hz. Ebubekir ve Abdullah bin Zübeyr radıyallahu anhuma namazda hiç kıpırdamazlardı ve görenler: “İşte namazda huşu budur” derlerdi.

Namazda sabit durmak, dikkati toplamak için faydalıdır. Nitekim beynimiz bir şeyi düşünürken gözlerimiz de sağa sola hareket eder. Gözleri secde yerinde sabit tutmak, düşüncelerin bizi meşgul etmesine engel olmanın en iyi yoludur. Nitekim buna işaretle Tâbiînin büyüklerinden Katade rahmetullahi aleyh:

“Huşu’ kalptedir ve namazda secde yerine bakmaktır” demiştir.

Hepsinden önemlisi, namazı kılarken, adet ve alışkanlıkla değil, ne yaptığımızın şuurunda olarak, önem vererek kılmaktır. Son söz olarak hadis-i şerifteki emir bize yeter:

“Namaza durduğunda veda eden kişi gibi kıl…” (İbni Mace, Zühd, 15).

Allah-u Zülcelâl makbul ibadetler nasip eylesin. Amin.

 Kaynak: Gülistan Dergisi 

 

 

4 Mayıs 2025 Pazar

Cenâb-ı Hakk’a daha yakın olmak için

 ALLAH DOSTLARININ TEVECCÜHÜNÜ KAZANMAK

Ferîdüddîn Attâr (rah.), Mantıku’t-Tayr isimli eserinde şöyle yazmıştır:

Kuşlardan birisi, bir gün Hüdhüd kuşuna şöyle sordu:

“Sen ne sebeple, Cenâb-ı Hakk’a bizden daha yakın oldun? Hâlbuki görünürde bizden bir farkın yoktur.”

Hüdhüd şu cevabı verdi: “Ben bu makama, ne altın ne gümüşle, ne de sadece kendi tâatim sebebiyle nâil oldum. Sırf Süleyman aleyhisselâm’ın himmetli bir nazarının bana isabet eylemesi sebebiyle bu devlete nâil oldum. Bunun için ömrü, Mevlâ’ya tâat ile geçirmeli ki Süleyman aleyhisselâm gibi büyük bir zâtın nazarına nâil olunabilsin. Kul, Hak Teâlâ’nın dergâhında kabule ancak böyle lâyık olur.”

25 Nisan 2025 Cuma

Rabia Hatun'dan Sahte Âşığa Ders

Rabia Hatun rahmetullâhi aleyhâ bir gün Mekke’ye giderken aniden karşısına bir adam çıkar. Adam, Rabia’ya “Ey hâtun! Ben, bütün varlığımla sana bağlıyım (seni seviyorum)” deyince Rabia Hâtun şöyle karşılık verir: “Eğer doğru söylüyorsan ben de bütün varlığımla sana gönül veririm! Ancak, şu anda arkanda duran kız kardeşim, benden çok daha güzeldir!” der demez adam arkaya dönüp bakar ve Rabia’dan tokadı yer. Rabia Hatun: “Ey sahte kahraman benden uzak ol! Hem bizi sevdiğini iddia ediyorsun sonra da başkasına bakıyorsun. Senin sevgiden anlamayan biri olduğun ortada!” dedikten sonra sözlerine şöyle devam eder: “Konuşunca seni ârif sandım, sana yakınlaşınca âşık olduğumu sandım. Seni deneyince yalancı olduğunu anladım. Senin üzerinde âriflerin saflığını ve mürüvvetini göremedim. Sende âşıkların yolunun ve iffetinin olmadığını çok geçmeden anladım.”

Adam saçına başına toprak saçarak feryat etmeye başlar ve şunları söyler: “Ben bir kulu sevdiğimi iddia edip bir anlık gaflet sonucu başımı çevirmemle bir tokat yedim! Allâh’ı sevdiğimi iddia eder de, kalbim ondan bir an çevrilecek olsa, kalbime inecek tokat nasıl olur? İşte bundan korkarım!”

Kaynak:https://www.islamveihsan.com/ahmed-er-rufai-hazretlerinin-sohbeti.html

6 Nisan 2025 Pazar

İbadet Nedir?

Yüce Rabbimiz bizleri ibadet etmek ve O’na kullukta bulunmak için yaratmıştır. Kur’an-ı Kerim’de, “Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”[1] buyurulmaktadır. Ancak ibadetin sadece belirli zamanlarda değil, bir ömür boyu devam etmesi gereken bir kulluk vazifesi olduğunu unutmamak gerekir.

İbadet geçici bir zaman için değil, her zaman yapılmalıdır. İbadeti Ramazan-ı Şerif gibi mübarek günlere veya darda kaldığımız zamanlara tahsis etmek, ancak gaflet ve cehaletle açıklanabilir. Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de “Hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol. Ve sana (gelmesi) kesin olan (ölüm) gelinceye kadar da Rabbine ibadet et!”[2] buyurmak suretiyle ibadetin muayyen bir zamanda değil, ömür boyu devam etmesi icap ettiğini açıkça ifade etmiştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bir Hadis-i Şeriflerinde: “Amellerin Allah katında en sevimli olanı, az da olsa devamlı olanıdır.” buyurmuşlardır.[3]

Devamlı ve düzenli ibadet etmenin ruhumuz ve bedenimiz üzerinde olumlu birçok tesiri vardır. Namaz, oruç, zikir ve dua gibi ibadetler insan ruhunu dinlendirir ve kalbe huzur verir. “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.”[4] ayeti bunu açıkça ifade eder.

İbadetler, kişiyi günahlardan uzaklaştırır. Ankebut Suresi’nde bu hakikat şöyle beyan edilir:

“(Resûlüm!) Kitab'dan sana vahyedileni oku ve namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz hayasızlıktan/utanmazlıktan ve kötü sayılan şey(ler)den alıkoyar.”[5]

İbadetler aynı zamanda sabır ve iradeyi güçlendirir. Oruç, sabır eğitimi verirken, zekât yardımlaşma ve paylaşma şuurunu artırır, hac ise kulluk şuurunu pekiştirir.

Beden sağlımızın temini ve hayatımızın devamı için maddi gıdalara ihtiyaç duyduğumuz gibi ruh sağlımızın temini ve ebedi hayatımızın garantisi için de manevi gıdalara ihtiyaç duyarız.

Ruhumuzu tatmin edecek manevi gıda ibadetlerdir.

Nefsani duygularla ruhani duyguları karıştırmamak bu hususta ehemmiyet arzeder.

İbadette devamlılığın temini ondan zevk almakla mümkündür. Zevkle ibadet yapabilmek için de dikkat edilmesi icap eden bazı hususlar vardır. Bunlardan birincisi iyi niyetle ve ihlasla ibadet etmektir. Allah rızasını gözeterek yapılan ibadetler kalıcı olur. İhlasla yapılan ibadetlerden elde edilecek sevabı Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle izah eder:

“Allah Teâlâ iyilikleri ve kötülükleri (ezelde) yazdı, sonra şöyle açıkladı: Kim bir iyilik yapmayı kasteder fakat yapamazsa Allah (c.c.) onun için katında tam bir iyilik yazar. Eğer kastettiği iyiliği yaparsa (o zaman da) kendi katında on sevap (hatta kişinin niyetine ve amelinin düzgünlüğüne göre) yedi yüz ve daha çok katına kadar sevap yazar. Kim bir kötülük işlemeyi kastedip onu yapmazsa Cenab-ı Hak onun için kendi katında tam bir iyilik yazar. Şayet kastettiği kötülüğü yaparsa Allah onun için bir kötülük yazar.”[6]

İkincisi, ibadette daim kılması için Allah’a yalvarmaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) her namazın arkasında şöyle dua etmeyi tavsiye buyurmuşlardır: “Allah’ım seni zikretmek, sana şükretmek ve güzelce ibadet etmek hususunda bana yardım et!”[7]

Üçüncüsü, salih kimselerle beraber olmaya gayret etmektir. Zira salih kimseler, ibadet hususunda örnek oldukları gibi iyiliğe de teşvik ederler.

İbadet Allah’a kulluk demektir. Allah’a kulluğa razı olmayanlar nefsin köleliğinden kurtulamazlar.

 

[1] Zariyat, 56

[2] Hicr, 98-99

[3] Buhari, 6456, Müslim, 783

[4] Ra’d, 28

[5] Ankebut, 45

[6] Buhari, 6491, Müslim, 131

[7] Ebu Davud, 1522

30 Mart 2025 Pazar

Bayramınız mübarek olsun.

 


IMG_20200524_123601_086

0001-1215726092_20210512_151503_0000e566eb6e8b3188ff7238bb76d9608b21Mü’minlerin Ahiretteki Bayramları

Allah’ın emrine uyarak hareket edenler sadece dünyada değil âhirette de saadetli ve sevinçli günlere kavuşacaklardır: Mü’min, bu fani hayata Ehl-i Sünnet îtikâdı ile veda ettiği gün âhiret bayramlarının ilkini kutlayacaktır. Kabre girerek Münker ve Nekir meleklerinin sorularını cevaplandırdığı, kıyamet gününde Allah’ın huzuruna gelerek dünyada yaptıklarının hesabını vermek sûretiyle mizan başında sevabının ağır geldiği, sırat köprüsünü geçerek cennete girdiği ve nihayet nimet ve lezzetlerin en büyüğü olan Allah’ın Cemalini görme bahtiyarlığına erdiği gün de onun bayram günleri olacaktır.

Yılda iki bayram vardır: Birisine ıyd-ı fıtır yani Ramazan bayramı, diğerine ıyd-ı adhâ yani kurban bayramı derler.

Her mü’minin bu bayram gecelerini mümkün olabildiği kadar zikir, fikir, tesbih, dua ve diğer taat ile ihya etmesi islam âdâbındandır. Nitekim hadis-i şerifte:

“Kim Ramazan ve Kurban Bayramı gecelerini karşılığını sadece Allâh’tan bekleyerek (namaz, duâ ve zikirle) ihyâ ederse, kalblerin öldüğü günde onun kalbi ölmez.””, buyurulmuştur.

En’am suresinin 122. ayeti (*) kerimesinde meyyit’ten murat küfür ve hay’den murat iman’dır diye tefsir olunmuştur.

Bu mânâya göre, bayram gecelerini ihya eden kimselerin kalpleri ölmez demektir. O kimseler, ahirete iman ile giderler demektir ki, bu en büyük bir hüsn-ü hâtime müjdesine delâlet etmektedir.

Mecmâ’ul Âdâb
Sofuzade Seyyid Hasan Hulûsi

Salah Bilici Kitabevi

(*) 122- Ölü iken hidayetle dirilttiğimiz, kendisine insanlar arasında yürüyecek bir nûr verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp, ondan çıkamayan kimse gibi olur mu? Fakat kâfirlere, yaptıkları, böyle süslü gösterilir. (En’am suresi)

***

Allah’ın emrine uyarak hareket edenler sadece dünyada değil âhirette de saadetli ve sevinçli günlere kavuşacaklardır: Mü’min, bu fani hayata Ehl-i sünnet itikadı ile veda ettiği gün âhiret bayramlarının ilkini kutlayacaktır. Kabre girerek Münker ve Nekir meleklerinin sorularını cevaplandırdığı, kıyamet gününde Allah’ın huzuruna gelerek dünyada yaptıklarının hesabını vermek sûretiyle mizan başında sevabının ağır geldiği, sırat köprüsünü geçerek cennete girdiği ve nihayet nimet ve lezzetlerin en büyüğü olan Allah’ın Cemalini görme bahtiyarlığına erdiği gün de onun bayram günleri olacaktır.

***

BAYRAMIN FAZİLETİ

Sevval Ayi’nin ilk günü olan Ramazan Bayrami Günü ile Zühicce’nin onuncu günü olan Kurban Bayrami Günü’ne bu ismin verilmesinin bir kac sebebi ileri sürülür. Birinci görüse göre, mü’minler bu günlerde gerek Ramazan Orucunu bitirerek Sevval ayindan alti gün oruç tutmaya yönelerek, gerekse farz olan hacc’i edâ edip Peygamber imizin ziyaretine yönelerek Allah’a (C.C.) karsi ibadet etmekten Peygamber imize hürmet etmeye dönerler.

Ikinci görüse göre, bayramlarin her yil tekerrür etmelerinden dolayidir. Çünkü görüse göre, bu ismin sebebi. Allah’in bu günlerdeki iyilik ve bagislarinin bollugudur. Diger bir görüse göre de, bu günlerin gelmesi ile ortaliga sevine ve nese geldigi için bu günler, bu adi almislardir.

Peygamber imizin kildigi ilk bayram namazi. Hicretin ikinci yilina restlayan bir Ramazan Bayrami Namazi’dir. Bundan sonra Peygamber imiz Bayram Namazi’ni devamli kildigi için, sünnet-i müekkede’dir.

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

«— Bayramlarinizi tekbirler ile senlendiriniz.»

«— Kim bayram günü üç yüz kere «sübhanellahu ve bihamdihi» der ve sevabini ölmüs müslümanlara bagislarsa, her müslüman ölünün kabrine bin nûr iner ölünce Allah kendi mezarina da bin nûr gönderir.»

Vehb Ibni Münebbih buyuruyor ki; «Seytan her bayram günü öfkesinden inler. Etrafina toplanan yardakçilari «Seni öfkelendiren nedir, efendimiz» diye sorarlar. Seytan da onlara su cevabi verir. «Bu gün Allâh Muhammed (S.A.S) ümmetinin günahlarini afvetti Onlari mutlaka nefsi arzulara ve hazlara daldirarak oyalamalisiniz.»

Allah, Ramazan Bayrami Günü cenneti yaratti. Tûbâ agacini dikti, Cebrail’i. (A.S.) vahiy indirmek üzere vazifeiendirdi. Firavun büyücülerinin tevbesini kabul etti.»

Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor kh

«— Kim, önemini bilerek bayram gecesini ibâdet ile geçirirse, kalblerin öldügü gün onun kalbi diri kalir.»

Hz. Ömer. ogullarindan birini bayram günü sadece yirtik bir gömlek içinde görünce aglamaya baslar. Oglu ona «Niye agliyorsun» diye sorar.

Hz. Ömer ogluna «Yavrum, bayram günü seni çocuklar bu yirtik gömlekle görünce hayal kirikligina düseceginden çekiniyorum» diye cevap verir. Oglu da ona «Ancak Allah’in Rizâsi’ndan mahrum kalan veya ana – babasina âsi olanlar hayal kirikligina düserler. Ben ise senin hosnutlugun sayesinde Allah’in Rizasi’ni kazanacagimi umuyorum» diye cevap verir. Bunun üzerine Hz. Ömer gözyaslari içinde oglunu bagrina basar ve ona duâ eder.

Su beyitlerin sâiri, ne güzel söyler:

«Dediler ki; «yarin bayram, ne giyeceksin?»

Dedim ki, «Kuluna susayinca su sunan Allah’in bagisladigi
elbiseyi

Fakirlik ve sabir öyle iki elbisedir ki.

Onlarin arasinda barinan kalbin sahibi bayram ve Cum’âlari
görür.

Ey ümidim! Sen yoksan bayram matemdir bana.

Sen bana görünür veya sesini duyurursan, o zaman benim için
bayram var.

Bildirildigine göre. Ramazan Bayrami sabahi, Allah (C.C), Melekleri yeryüzüne indirir. Onlar sokak baslarina dikilerek insanlardan ve cinlerden baska her canlinin duydugu bir sesle söyle seslenirler.

«Ey Muhammed ümmeti! Büyük günahlari afveden ve bol bagislar sunan kerem sahibi. Rabb’inize çikin.»

Mü’minler namaza katilinca ulu Allah, meleklere «Vazifesini yapan isçinin karsiligi nedir» diye sorar. Melekler «Yaptigi isin mükâfatini almaktir.» diye cevap verirler. Bunun üzerine ulu Allah «Sizi sâhid tutarim ki, onlara mükâfat olarak rizami ve magfiretimi verdim.» buyurur.

Kaynak : http://kitap.mollacami.com/kalplerin-kesfi/bayramin-fazileti.html

Hz. Yakub'un (a.s.) Sabrı ve Allah'a Güveni

 Rivayete göre Resûlullah (s.a.s.) Cebrâil (a.s.)’a: 

Yâkub’un Yûsuf’a duyduğu ayrılık acısı ne dereceye varmıştı? diye sormuş, Cebrâil de: 

Evladını kaybeden yetmiş ananın toplam acısına” demiştir.

“O halde onun sevabı ne kadardır? diye sual edince de: 

Yüz şehîd sevabıdır. Çünkü o, Allah’a bir an bile kötü zanda bulunmadı buyurmuştur. (ed-Dürrü’l-Mensûr, IV, 570)

Kaynak:https://www.islamveihsan.com/yusuf-suresi-86-ayet-meali-arapca-yazilisi-anlami-ve-tefsiri.html

25 Mart 2025 Salı

Namaz: Ertelenmeyecek Bir Sorumluluk

Atalarımız “7’sinde neyse 70’inde odur.” diyerek, karakterin küçük yaşlarda şekillendiğini vurgulamıştır. Hayatta birçok şeyin belirli bir zamanı vardır ve bu zaman, irade ile birleşerek bireyin yolunu çizer. Manevi hayatımızda en büyük yatırım namazdır. Eğitimde harf, binada beton, canlıda su neyse, Müslüman için namaz da odur. Onu ertelemek hatadır; “Sonra kılarım” demek, kulun acizliğidir.

Bugün dünyada zorunlu eğitim 6–7 yaşlarında başlar. 15 asır önce Peygamber Efendimiz (s.a.v.), namaz eğitiminin 7 yaşında başlamasını tavsiye etmiştir. Bu yaş, belirli bir gelişim döneminin başlangıcı olarak kabul edilir. Günümüzde birçok ülke, eğitim yaşını yedi olarak belirlemiştir. Akıl ve öğrenme çağı olarak adlandırılan bu dönemde çocuklar, hızlı bir gelişim gösterir. İşte bu yüzden, namaz bilinci de küçük yaşlarda kazandırılmalıdır.

Namazın önemi ve anlamı

Namaz, ruhun huzuru ve hayatın bereketidir. İbadet, Allah’a kulluk ve bağlılık göstermek için yapılan davranışların bütünüdür. Namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetlerin yanı sıra, Allah’ın rızasını gözeterek yapılan her güzel iş de ibadet sayılır. Ancak ibadetler, istikrarlı bir şekilde ve samimiyetle yerine getirildiğinde insanı olgunlaştırır. Günümüz bilim insanları, namaz ve abdestin bedene ve zihne faydalarını ispatlanmıştır. Ancak biz, bunu sadece Rabbimizin rızası için yerine getirmeliyiz. Çünkü Allah’ın emirleri hem ruhen hem de bedenen bize en faydalı olanlardır.

Ramazân-ı Şerîf ayı, manevi atmosferiyle ibadet alışkanlıklarını kazanmak için en uygun zamandır. Oruç tutanlar daha huzurlu, ikramda bulunanlar daha cömerttir. Bir ay boyunca namaz kılan biri, neden bunu sürdüremesin? Önemli olan, bu alışkanlığı kazanmak ve devam ettirmektir. Nefsimizle mücadele etmeden, küçük fedakârlıklar yapmadan manevi gelişim mümkün olmaz.

Namazı ertelemenin bahaneleri ve gerçekler

Namaz kılmamak için bahaneler her zaman vardır: “Yorgunum”, “İşim var”, “Emekli olunca başlarım.” Ancak bunlar nefsin ve şeytanın vesveseleridir. Oysa zorluk içinde kılınan namazın değeri daha büyüktür. Hazreti Allah, samimi tevbe eden kullarının günahlarını bağışlayacağını bildirmiştir. O hâlde neden bekleyelim? Namaz, Allah’ın emridir. Bu sebeple hiç bir hâlde ertelenmesi veya terk edilmesi uygun olmayan çok mühim bir ibadettir.

Çocuklukta öğrenilen alışkanlıklar kalıcı olur. Küçük yaşlarda namaza alıştırılan bir çocuk, ileride de bunu devam ettirir. Öğretmenlerin ve ebeveynlerin bu konuda yönlendirici ve destekleyici olmaları gerekir. Namaz bir zorunluluk değil, sevgiyle kazandırılacak bir ibadet olmalıdır. Sevgili Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Çocuklarınıza yedi yaşında namazı öğretiniz.” buyurmuştur. Anne-babalar, çocuklarının sadece fiziksel ve zihinsel eğitimine değil, manevi gelişimine de önem vermelidir.

Çocuklar, gördüklerini taklit eder. İyi bir rol model olarak, çocuğa namazı öğretmek en etkili yöntemdir. Hikayeler ve kıssalar, çocukların ilgisini çeker ve onları ibadete yönlendirebilir.

Namaz alışkanlığı kazandırmak

Çocuklara iyi bir eğitim vermenin yolu, onları sevgiyle büyütmekten geçer. Çocuk, sevdiği kişilerin değer verdiği şeyleri benimser. Bu yüzden namazı sevdirerek öğretmek önemlidir. Yavaş adımlarla ve hoşgörüyle yaklaşıldığında, namaz alışkanlık hâline gelir. Zorlamayla yapılan ibadet kalıcı olmaz. Eğer çocuk namazı severse, bu sevgi, kalbine ve ruhuna yerleşir.

Çocuğa öncelikle sağlam bir inanç kazandırılmalıdır. Allah’ı tanımalı ve sevmesi sağlanmalıdır. Ancak bu süreçte, çocukları Hazreti Allah ile korkutmak, cehennemle tehdit etmek büyük bir hatadır. Hazreti Allah’ın rahmeti ve merhameti anlatılmalı, çocuk güvenle ibadete yönlendirilmelidir. Namaz öğretirken sabırlı ve anlayışlı olunmalıdır. Çocuk, yaptığı hatalar nedeniyle cezalandırılmamalı, doğruyu nazikçe öğreten bir yaklaşım sergilenmelidir. Ancak aşırı hoşgörü ve ilgisizlik de çocuğun şımarıklık kazanmasına neden olabilir. Dengeyi sağlamak önemlidir.

Namazı alışkanlık hâline getirmek için çocuklar, ibadet eden insanlarla birlikte olmalı, bu atmosferi yaşamalıdır. Ortamın etkisi büyüktür. İnsan, bulunduğu çevreden etkilenir, bu nedenle çocuğun, doğru ortamda bulunması sağlanmalıdır.

İbadeti kalıcı hâle getirmek

Namaza erken yaşta başlanmalı, küçük adımlarla alışkanlık hâline getirilmelidir. Anne ve babalar, çocuklarını uygun yaşta ibadete yönlendirmelidir. Namaz eğitimi geciktirilirse, ilerleyen yaşlarda bu alışkanlığı kazandırmak zorlaşır. “Ağaç yaşken eğilir” atasözü, bu sürecin ne kadar erken başlaması gerektiğini gösterir. Çocuğun çevresi, ibadet alışkanlığı kazanmasında büyük rol oynar. Dini değerlere sahip bir ortamda yetişen çocuk, namaza daha kolay alışır. Arkadaş çevresi, çocuğun ahlâkî gelişimini doğrudan etkiler. Olumsuz çevre, çocuğun ibadetten uzaklaşmasına neden olabilir. Bu yüzden ebeveynler, çocuklarının arkadaş seçiminde dikkatli olmalıdır.

Çocuklar, gördüklerini taklit eder. İyi bir rol model olarak, çocuğa namazı öğretmek en etkili yöntemdir. Hikayeler ve kıssalar, çocukların ilgisini çeker ve onları ibadete yönlendirebilir. Sevgili Peygamber Efendimiz (s.a.v.), torunları Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin’i namaz sırasında sırtına aldığında onları kırmadan sevgiyle yönlendirmiştir. Çocuklar, ibadet sürecinde hata yapsa da sabırla yönlendirilmelidir.

Namaz, hayatın merkezidir

Namaz alışkanlığı aşamalı olarak kazandırılmalıdır. İlk yıl tek bir vakit namaz kılmakla başlanabilir, ilerleyen yıllarda vakitler artırılmalıdır. Bu süreçte zorlamadan, teşvik ederek hareket edilmelidir. Yedi yaşında başlayan bu süreç, on iki yaşına kadar beş vakit namaza tam alışkanlık sağlayabilir. Küçük yaşta kazanılan bu alışkanlık, hayat boyu devam eder. Namaz, bir Müslüman için vazgeçilmezdir ve ertelenmemelidir. Hayatın koşturmacası içinde her şey için vakit ayırırken, namazı geri plana atmamak gerekir. Çocuklarımıza namazı öğretirken sabırlı olmalı, onları zorlamadan, sevgiyle yönlendirmeliyiz. Çünkü namaz, sadece bir ibadet değil, hayatın huzur kaynağıdır.

Kübra Er
 

21 Mart 2025 Cuma

KADİR GECESİ

 

Ramazan-ı Şerif ile birlikte ümmet-i Muhammed’e tahsis edilen muazzam lütuflardan birisi de KADİR GECESİ’dir. Kur’an-ı Kerim kendisinde indirilen bu gece, yine Kur’an-ı Kerimde kendisine tahsis edilen bir sure ile şöyle anlatılmaktadır:

“Şüphesiz biz onu (Kur’ân’ı) Kadir Gecesinde indirdik. Kadir Gecesinin ne olduğunu bilir misin? Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Ruh (Cebrâil) o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner. O gece, tanyeri ağarıncaya kadar bir selamettir.”[1]

Sure-i Celile’de anlatılan KADİR GECESİ’nin özelliklerine kısaca göz atalım.

Kelamların en güzeli olan Allah kelamı Kur’an-ı Kerim bu gecede indirilmiştir. O Kur’an-ı Kerim ki muttakiler için hidayet kaynağı, müminler için şifa ve rahmettir.

Kadir Gecesi’ni ibadetle ihya etmenin bin aydan daha hayırlı olduğu ifade buyrulmuştur ki bin ay, 83 sene 4 aya tekabül eden bir zaman dilimidir. Bu zaman dilimi, insanoğlunun yaşayabileceği uzunca bir ömre bedeldir.

Meleklerin ve Ruh’un yani Cebrail aleyhisselamın bu gecede yeryüzüne indiklerinden bahsedilmektedir ki sene boyunca şeytanların istilasının ızdırabını yaşayan ruhlarımız, Kadir gecesinde meleklerle birlikte olmanın huzuruna erer.

Akşam vaktinden tan yeri ağarıncaya, yani imsak vaktine kadar her şey selamet üzeredir. Bir başka rivayete göre de o zaman zarfında melekler tarafından müminlere selam verilir.

Tüm bu özellikler; hiç şüphesiz Kadir Gecesi’nin kadrini bilen, o geceyi gafletten uyanmış olarak ibadetle geçiren, günahlarından pişmanlık duyarak göz yaşı döken, Allah’a muhtaç olduğunun şuuru içinde el açıp yalvarmakla değerlendiren müminler içindir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu manayı şöyle izah buyurmuşlardır:

“Kim Kadir Gecesi’nde inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek kıyam eder yani namaz kılarsa geçmiş günahları affolunur.”[2]

Hz. Aişe (r. anha) Validemiz anlatıyor: “(Rasulüllah’a) dedim ki: Ya Rasulellah! Şayet hangi gecenin Kadir Gecesi olduğunu bilirsem ne (diyerek) dua edeyim? Rasulüllah (s.a.v.): “Allahım, şüphesiz sen çok affedensin, affı seversin, beni de affet!” diye dua et buyurdular.”[3] Bu tavsiye, tüm ümmet-i Muhammed için kıyamete kadar geçerlidir.

Allah-ü Teâla birtakım hikmetlere binaen bazı hususları kullarından gizlemiştir. Bunlar mesela; cuma gününde duaların kabul olunma saati, insanın ecelinin ne zaman olduğu, kıyametin ne zaman kopacağı gibi şeylerdir.  Kadir Gecesi’nin ne zaman olduğu da bunlardan birisidir. Şayet kesin olarak bildirilmiş olsaydı, bazı kimseler ibadeti bu geceye hasredip diğer zamanlarda ibadet etmeme tembelliğine kapılabilirlerdi. Bu gecede yapılacak ibadetin sevabı fazla olduğu gibi, bilerek işlenen isyanın da günahları çok olurdu.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) den rivayet edilen Hadis-i Şeriflerde Kadir Gecesi’nin Ramazan’ın son on gününün tekli gecelerinde aranması gerektiğine dair beyanlar mevcuttur.

Birçok ulema, Ramazan ayının 27. gecesinin Kadir Gecesi olmasını kuvvetle muhtemel görmüşler ve bu geceyi ihya edegelmişlerdir. Bununla birlikte diğer geceleri de aynı niyetle ihya etmeye gayret edilmelidir. Nitekim İslam büyükleri: “Her gördüğünü Hızır bil, her geceyi Kadir bil!” buyurarak bu hakikate işaret etmişlerdir.

 

[1] Kadir Suresi, 1-5

[2] Buhari, Savm, 11 (1901)

[3] Müsned-i Ahmed bin Hanbel, 6/171

20 Mart 2025 Perşembe

Bir Kahramanın Sessiz Fedakârlığı: Seyit Onbaşı

 



1915 yılında yapılan Çanakkale Savaşları sırasında Rumeli Mecidiye Tabyası’nda görev yapan Seyit Onbaşı, kabul edilmesi güç bir kahramanlığa imza atmıştır. Normal şartlarda kaldırılması mümkün olmayan 276 kiloluk mermiyi sırtlayarak topa yerleştirmiş ve İngiliz zırhlısı HMS Ocean’ı vurarak batırmıştır. Bu kahramanca hareketiyle, 18 Mart’ta Çanakkale Deniz Savaşları’nın zaferle sonuçlanmasına büyük katkı sağlamıştır. Ancak savaş burada bitmemiş, bir yıl kadar süren kara savaşları devam etmiş ve nihayetinde düşman, Çanakkale’den tamamen çekilmek zorunda kalmıştır. Seyit Onbaşı, o gün yalnızca bir mermi değil, vatanın yükünü kaldırmış ve savaşın seyrini değiştirmiştir.

Sessiz kahramanlar

Cephede savaşan askerler kadar, onların geride bıraktığı aileleri de savaşın ağır yükünü taşımak zorunda kalmıştır. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar, cephedeki evlatlarını hasretle beklerken bir yandan da zor şartlarda ekonomiyi ayakta tutmaya çalışmışlardır.

Savaş, her zaman belirsizlikler ve ihtimallerle doludur. En kötü ihtimal, ordunun yenilgiye uğrayarak vatan topraklarının düşman çizmeleri altında ezilmesi olurdu. Ancak Allah’a şükür ki ordumuz, büyük bir zafer kazanmıştır. Fakat zafer, her zaman askerlerin sağ salim döneceği anlamına gelmez.

• Kimi asker şehit olur, künyesi gelir.

• Kimi yaralanıp gazi olarak döner.

• Kimi düşmana esir düşer.

• Ve kimi de nasibi varsa sağ salim evine kavuşur.

Cephe gerisinde bekleyen aileler için bu bilinmezlik, en büyük sınavdır. “Beklemek, ateşten zordur.” denmiştir. İşte, Seyit Onbaşı’nın ailesi de bu bilinmezlik içinde yıllarca beklemiştir.

Eve dönüşü

Seyit Ali Çabuk, yani Seyit Onbaşı, yıllarca cepheden cepheye koşmuş, vatan müdafaasında bulunmuş bir askerdi. Çanakkale Savaşları sona erince terhis edilmiş ve sağ salim köyüne dönme vakti gelmişti. Ancak ne ailesinden onun haberi vardı ne de onun ailesinden…

Terhis edilince, köyüne doğru uzun bir yolculuğa çıktı. O dönemin şartlarında haber verme imkânı olmadığı için ailesi, onun yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyordu. Uzun süren bir yolculuğun ardından Balıkesir’in Havran kazasına bağlı Çamlık köyüne (bugünkü adıyla Koca Seyit Köyü’ne) ulaştı. Gece vakti evinin önüne geldi. Ancak birden içeri girerse ev halkının korkabileceğini düşündü ve bir süre kapıda bekledi.

Fakat beklemeye dayanamadı, kapıyı çaldı. Bazı anlatımlara göre ise annesi, camdan dışarı bakınca sakallı birini fark edip evdekilere haber verdi. Böylece kapıyı çalmak zorunda kaldı.

Zorluklarla dolu bir hayat

Seyit Onbaşı, savaşa giderken evliydi. Küçük bir kız çocuğunu, eşini ve yaşlı anne babasını geride bırakmıştı. Geri döndüğünde kendisini nasıl bir hayatın beklediğini bilmiyordu.

Kapıyı çaldığında içeriden annesinin sesi geldi:

•“Kim o?”

•“Ana, ben Seyit!”

Kapı açıldığında, anne-oğul birbirine sarıldı ve gözyaşları sel oldu. Ancak Seyit Onbaşı, etrafta babasını göremedi. Annesi, gözleri dolarak “Oğlum, baban vefat etti...” diyebildi.

Seyit Onbaşı’nın annesi, eşi ve küçük kızıyla birlikte üç kadın, savaş boyunca hayatın bütün yükünü sırtlamıştı. Bir yandan evin geçimini sağlamaya çalışırken, bir yandan da oğullarının sağ salim döneceği günü beklemişlerdi. Şimdi, vatanın yükünü kaldıran Seyit Onbaşı, artık ailesinin yükünü kaldırmak zorundaydı.

Omuzlarındaki yeni yük: Ailesinin geçimi

Seyit Onbaşı, babasından kalan eşekle dağdan odun taşıyarak ailesini geçindirmeye çalıştı. Bir gün, biraz helva ve pazar ekmeği alarak ailesine küçük bir ziyafet çekmek istedi. Ancak kaderin ona yükleyeceği yük bitmemişti…

Babasından kalan eşek bir süre sonra öldü. Bu kez kendi sırtında odun taşımaya başladı. Ardından bir zeytinyağı fabrikasında hamal olarak çalışmaya başladı ve sırtında ağır yükler taşıyarak ailesinin nafakasını temin etmeye gayret etti.

Kader, ona hep omuzlarında ağır bir yük taşıma şerefi vermişti. Önce vatanını, sonra ailesini omuzlarında taşımıştı.

Son günleri

Soğuk bir kış günü, hamallık yaptığı sırada terleyip soğuyunca zatürreye yakalandı. Ne yazık ki bu hastalıktan kurtulamadı ve 1 Aralık 1939’da, 50 yaşında vefat etti.

Seyit Onbaşı’nın mirası ve bugüne mesajı

Seyit Onbaşı, cesur, yiğit ve kahraman olduğu kadar mütevazı ve alçakgönüllü bir insandı. Savaşta yaptıklarını anlatmaz, “Herkes görevini yaptı.” derdi. O, hiçbir zaman kendisini kahraman olarak görmedi, ama tarih, onu hep öyle anacaktır.

Bugün Seyit Onbaşı’nın torunları olarak, ondan alınacak büyük dersler var:

✔ Vatanın ve ailenin yükünü omuzlamak, bir babanın ve bir evladın en büyük vazifesidir.

✔ Şartlar değişse de, bir babanın görevi değişmez.

✔ O gün sırtında odun taşıyan Seyit Onbaşı vardı; bugün de evinin kirasını, elektrik faturasını, çocuklarının masrafını karşılamaya çalışan babalar var.

✔ En önemli şey, ümidini kaybetmeden, azim ve şevkle mücadelesini sürdürmektir.

Bugünün babaları, Seyit Onbaşı’nın torunları olduklarını unutmazlarsa, vatanını ve ailesini koruma şuurunu da kaybetmezler. Çünkü tarih, sırtında yük taşıyanları değil, yükün altına girmeyenleri unutur.

Doç. Dr.-Mustafa Boran