"Söz güzelliği, davranış güzelliği ve dürüstlükle kemâle erer."

Nasihat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nasihat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2026 Salı

ÖLÜM KÖPRÜSÜ


Allah-ü Zülcelal Kur’an-ı Kerim’inde şöyle buyurur: “Her nefis ölümü tadacaktır.”[1]

Ölüm, hiçbir canlının kaçamayacağı bir hakikattir. Gençlik, makam, servet, güç ve kuvvet gibi değerler ölüme engel değildir. Ölüm bir yok oluş değil; dünya hayatı denilen rüyadan Ahiret hakikatine bir uyanıştır. Mühim olan, ölümün ne zaman ve nasıl geleceği değil, ona hazırlıklı olup olmadığımızdır.

Ölümü düşünmek insanı karamsarlığa sürüklemek için değil; hayatı daha şuurlu, daha ahlaklı ve daha huzurlu yaşamak içindir. Ölümü hatırlayan insan, vaktinin kıymetini bilir, hayatını daha manalı, daha düzgün yaşamaya gayret eder. Ölümden sonrasının Allah’a kavuşmak olduğunun farkında olarak dünyanın fani zevkleri uğruna baki olan ahiret hayatını harap etmez.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayın.”[2] Bu hatırlayış bizleri kötülüklerden alıkoyar ve hayırlara sevk eder.

Ölüme hazırlanmak; en başta namaz gibi farz ibadetleri hayatın merkezine koymakla, helal ve harama dikkat etmekle, kul hakkından sakınmakla, anne-babaya iyilik etmekle, doğru dürüst ve merhametli olmakla, hülasa İslam’ı yaşamakla mümkündür. Unutmayalım ki mallar, makamlar, şöhretler ve ünvanlar bu dünyada kalır; fakat ameller kabirde ve mahşerde kişiye arkadaş olur.

Hayat ne kadar tabii ise ölüm de o kadar tabiidir ve irademiz dışında tahakkuk edecek bir hakikattir. Ahirete hazırlıklı olan kimse için ölüm, korkulması gereken bir yok olmak değil, içinde cennetin bulunduğu sonsuz alemin kapısından girmek ve lütfunu ümid ettiği Mevla’sına kavuşmaktır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Kim Allah’a kavuşmayı severse Allah da ona kavuşmayı sever. Kim Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.”[3]

Allah’a kavuşmak için ölüm köprüsünden geçmek gerekir. Hassan bin Esved (r.a.): “Ölüm, dostu dosta kavuşturan bir köprüdür.” demiştir. O çok sevdiğimiz Mevla’mıza kavuşabilmek ancak imanla bu dünyadan gitmeye bağlıdır. İmanla gidebilmek için de Allah’ın rızasına uygun bir hayatı devam ettirmeliyiz. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir başka Hadis-i Şeriflerinde: “Yaşadığınız gibi ölürsünüz, öldüğünüz gibi diriltilirsiniz.”[4] buyurmuşlardır.

Bu noktada da Rabbimizin fermanına kulak verelim: “Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.”[5]

[1] Al-i İmran, 185

[2] Tirmizi, 2307

[3] Buhari, 6169

[4] Ruhu’l-Beyan, Al-i İmran 199. Ayetin tefsiri

[5] Al-i İmran, 102

***

Azrail (A.S.)’ın İki Yüzü

Ölümün Ön Habercileri

IŞIĞI ÖNÜNE AL…

MÜMİN ÖLÜMÜN ACISINI NEDEN HİSSETMEZ?

Şişmanlığın İlâcı

Ey ÖLÜM!

BİR ÖLÜNÜN SON ANLARI

ÖLÜNÜN ARKASINDAN AĞLAMAK NASIL OLMALI?

SADAKA ÖMRÜ UZATIR, BELAYI DEFEDER

Ölüm

Azraille Arkadaş

Ölümü nasıl geciktirildi?

Sessiz çığlık: ÖLÜM

Teslimiyet Nasıl Olmalı?

11 Kasım 2025 Salı

İnsan haysiyeti

İnsan Allah tarafından yaratılan en şerefli varlıktır. Diğer varlıklara verilmeyen sayısız özellik ve üstünlükler insanoğluna verilmiştir. Yüzü aşağı gelecek şekilde yaratılan diğer canlılardan farklı olarak, insanın dik yaratılması, kendisine eşyayı kavrayabilen el ve parmakların verilmesi, meramını düzgün bir şekilde ifade edebileceği dile sahip olması, iyiyi kötüden ayırabilecek akıl nimetiyle donatılması  da bu üstünlükler cümlesindendir.

Muhyiddin ibn-i Arabi Hazretleri şöyle der: “Allah-ü Teâlâ’nın insandan daha güzel bir mahluku yoktur. Zira Allah (c.c.) onu canlı, alim, güç kuvvet ve irade sahibi, konuşan, işiten, gören, işlerini ayarlayabilen ve hikmet sahibi olan bir varlık olarak yaratmıştır. Bu sıfatlar, (insanoğluna emaneten verilen) Allah’ın sıfatlarıdır.”[1]

Nitekim Cenab-ı Hak bu hakikati Tin Suresinin 4. ayetinde şöyle ifade buyurur: “Biz insanı hakikaten en güzel biçimde yarattık.” Fıtratta, yani yaratılışta var olan bu şerefli vasıflar değişmez kaydıyla verilmemiş, insan tarafından korunup kollanması şartına bağlanmıştır. Bu değerli emaneti muhafaza edemeyen, onu isyan ve kötülüklerle körelten kimseler hakkında da aynı surenin 5. ayetinde şöyle buyurulur: “Sonra onu (isyanı sebebiyle) aşağıların aşağısına çevir(ip indir)dik.”

Kendi varlığının değerini bilmeyen, yaratılışındaki hikmeti tefekkür etmeyip varlık gayesinin dışına taşarak  fıtratını kirleten kimse, haysiyetine zarar verdiği gibi başkasının haysiyetine de itibar etmez.

Hz. Ali kerremellahü vechehü Efendimiz bu hususta bizleri şöyle ikaz eder:

“(Ey insan!) İlacın senin içindedir, fakat görmüyorsun. Hastalığın da kendindendir; farkında değilsin. Kendini küçük bir cisim mi zannedersin? Halbuki sende en büyük âlem dürülmüştür.”

İslam dini insanları, teninin rengine, ırkına, cinsiyetine, fakirlik ve zenginliğine göre değil de özünde var olan insanlık cevherini koruyup koruyamadığına göre değerlendirir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir Hadis-i şeriflerinde: “Allah-ü Teâla sizin şekillerinize ve mallarınıza bakmaz, fakat kalplerinize nazar eder”[2]  buyurmuştur.

Hz. Ömer devrinde Mısır valisi olan Amr bin As Hazretlerinin oğlu Mısırlı bir Kıpti ile at yarışı yapmış, sonunda Kıpti, Hz. Amr’ın oğlunu geçmişti. Mağlup olmaya tahammül edemeyen valinin oğlu kendisinin soylu anne babanın oğlu olduğunu ileri sürerek Kıptiyi kırbaçlamıştı. Kıpti bir vesile ile Medine’ye gelip Halife Hz. Ömer’e şikâyette bulundu. Hz. Ömer (r.a.) Amr bin As’a bir mektup yazarak oğlu ile birlikte Medine’ye gelmelerini emretti. Yaptığı tahkikat neticesinde şikâyet edenin haklı olduğunu tespit eden Hz. Ömer, Kıptinin eline kırbacını vererek Amr bin As’ın oğluna vurmasını emretti. O da kendisine vurulan kırbaç kadar vurarak hakkını almış oldu. Hz. Ömer (r.a.) Amr bin As’a; “Annelerinin hür olarak dünyaya getirdiği insanları ne zamandan beri köle yaptınız?” diye sitem etti.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) veda hutbesindeki şu sözleri ne kadar manidardır:

“Ey insanlar! Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Ademin çocuklarısınız. Âdem de topraktan yaratılmıştır. Allah katında en üstününüz takvada en ileri olanınızdır. Arabın acem üzerine, beyazın siyah ve siyahın beyaz üzerine hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.”

[1] Kurtubi, Tin suresi 4. Ayetin tefsiri

[2] Sahihu’l-Cami, 1862

18 Haziran 2025 Çarşamba

Önce Kendine Bak!


Birine “Bu yaptığın doğru değil!” demek kolaydır. Asıl zor olan, önce kendine aynı aynayı tutabilmektir. Çünkü başkasını uyarırken sen aynı hatayı yapıyorsan söylediklerin boşa gider. Düşünsene; etrafı zehirli hayvanlarla dolu biri, başka birinin yüzündeki sineği kovalamaya çalışıyor. Ne kadar garip, değil mi?

Gerçek bir nasihat, önce kendi üzerinde işe yaramalıdır. Eğer bir söz, söylendiği kişinin hayatında yer bulmuyorsa başkalarına ulaşması da zor olur. Nitekim Allahü Teala, İsa Aleyhisselam’a şöyle vahyetmişti: 

Kendi nefsine nasihat et, nasihati kendin yerine getirdiğin zaman artık insanlara nasihat ver. Böyle yapmazsan benden çekin!

Bu yüzden birine nasihat edeceksen bunu gösteriş için değil, içten gelen bir iyilik duygusuyla yap. İçin karanlıksa dışını süslemek kimseye fayda sağlamaz. İçindeki ışık parlıyorsa sözlerin doğrudan kalplere ulaşır.

Unutma! Kalpten çıkan bir söz, kalbe ulaşır. Ya bir korku bırakır içinde ya da umut dolu bir heyecan. Dilden çıkan söz ise kulağa çarpıp, geçip gitmekten başka bir işe yaramaz.

Kısacası, birilerini uyarmadan önce kendimizi düzeltmekle işe başlayalım. Çünkü en etkili nasihat, yaşanandır.

21 Mayıs 2025 Çarşamba

Kurban İbadeti


 Kurban, lügatte Allah’a (c.c.) yakınlık manasınadır. Fıkıhta ise “Allah-ü Teâlâ’ya manen yakınlık için kurban niyeti ile kesilen hususi hayvan” demektir.

Kurban Bayramı’nda kurban kesmek, hür, mukim, Müslüman ve zengin olan, yani nisaba malik olan kimse için vacip olan bir vazifedir. Kurban kesme günlerinde kurban kesmeye gücü yeten kimse kesmeyip de daha sonra fakir düşse, vacip olan bu kurban vazifesi zimmetinden düşmez. İmam Hasan’ın İmam Ebu Hanife’den rivayetine göre; Kurban Bayramı günlerinde hür, Müslüman, mukim ve zengin olan bir kimsenin kendi adına ve küçük çocukları adına kurban kesmesi vaciptir.[1]

İslami kaynaklarda ibadet maksadıyla kesilen hayvana Udhiyye, eti için kesilen hayvana zebîha denilir. Kurban Bayramı günlerinde ibadet için kesilen kurbanın haricinde “Adak Kurbanı, keffaret kurbanı, çocuk doğduğu zaman kesilen akîka kurbanı, bela ve musibetlerin def’i veya sevap kazanmak için kesilen nafile kurbanlar da vardır.

Mali bir ibadet olan kurban, Hac Suresi’nde şöyle ifade buyrulur:

Kurbanlık büyük baş hayvanları da sizin için Allah'ın dininin nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Onlar saf saf sıralanmış dururken (kurban edeceğinizde) üzerlerine Allah'ın adını anın. Yanları üzerlerine düşüp canları çıkınca onlardan siz de yiyin, istemeyen fakire de istemek zorunda kalan fakire de yedirin. Şükredesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdik. Onların etleri ve kanları asla Allah'a ulaşmaz. Fakat ona sizin takvanız (Allah'a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı büyük tanıyasınız. İyilik edenleri müjdele.[2]

Kurban vecibesi, Hak yolunda fedakarlığın bir nişanı ve Allah-u Teâlâ Hz. lerinin verdiği nimetlerin bir şükrüdür. Bunun neticesi ise, sevaba nail olmak ve bir takım bela ve musibetlerden emin olmaktır.

Dünyanın muhtelif yerlerinde her gün çeşitli maksatlarla kesilen milyonlarca hayvandan çok az bir kısmının senede bir gün ibadet niyeti ile kesilip fakir fukaraya dağıtılmasını hoş görmemek, ne yazık ki bazı kimselerin içine düştükleri gaflet çukurundan çıkamamalarının neticesidir. Halbuki diğer hayvanlar ticari veya şahsi maksatlarla kesilirken kurban hem ibadet hem de sosyal yardımlaşma gayesine matufen kesilir.

Mevla’mızın; “İyilik ve takva yani Allah’a karşı gelmekten sakınma üzere yardımlaşın!”[3] Ayet-i Kerime’sinin sırrına erebilmek ve cemiyete faydalı insan olabilmek için kurbanlarımızı fakir fukaraya, dini ilimleri tahsil eden kimsesiz ve muhtaçlara bağışlamamız, ibadetimizin değerini kat kat artıracaktır.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bir Hadis-i Şerif’lerinde

Âdemoğlu Kurban Bayramı gününde kurban kesmekten Allah’a daha sevimli gelen bir amel işlememiştir. Şüphesiz o kurban kıyamet gününde boynuzları, tüyleri ve tırnakları ile getirilecektir. Muhakkak kurban kanı yere düşmeden önce Allah’ın rızasındaki kabul mekanına düşer. O halde kurbanınızı güzelinden, iyisinden yapın.”[4] buyurmuşlardır.

Bir başka Hadis-i Şerif’te de şöyle buyrulmuştur:

Kim kurban kesmeye imkân bulur da kesmezse bizim namazgâhımıza yaklaşmasın![5]

İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri, Peygamber Efendimizin kurban kesmeyenler hakkındaki bu ikaz edici ifadelerini göz önünde bulundurarak Kurbanın vacip olduğuna hükmetmişlerdir.

 

[1] El-Cevheretü’n-Neyyire, Kitabü’l-Udhiyye

[2] Hac, 36-37

[3] Maide, 2

[4] Tirmizi, Edahi 1; İbn-i Mace, Edahi 3 (3126),

[5] İbn-i Mace, Edahi 2 (3123); Ahmed b. Hanbel, 8273

Neme lazım!


Dünya ve ahirette saadet kaynağı olan Yüce İslam dini bizleri kardeş ilan etmiş, kardeşliğin bir gereği olarak da din ve dünya işlerinde birbirimize yardımcı olmayı, faydalı olmayı emretmiştir.

Sevgili Peygamber Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) de Müslümanları bir vücuda benzetir.

Nasıl ki vücudun bir uzvu ağrıdığında bütün vücut ıstırap çekerse, Müslüman da din kardeşinin dertleri ile dertlenmeli, hali ile hallenmelidir.

Ancak bu yardımlaşma, birbirimizi ifsat etmede değil, hayırda güzel işler yapmada olmalıdır.

Yaşadığımız şu imtihan dünyasında hepimizin zaman zaman sıkıntılı ve zayıf hallerimiz olabilir. Hiç birimiz mükemmel değiliz.

Böyle durumlarda Nefsi emmare ve Şeytan-ı Aleyhilla’ne fırsatını bulup  bizleri hataya ve hatta helake sürüklemek isteyecektir.

İşte hakiki mümin, hakiki kardeş, bu tür durumlarda –tabiri caizse-yangına körükle gitmez, kardeşini nefsin ve şeytanın eline bırakmadan onu hayra sevk etmek için gayret eder, çırpınır, dua eder.

 Ayet-i Celile’de Yüce Mevla’mız şöyle buyuruyor:

 ”..Ve İyilik ve Takvada yardımlaşın, günahta ve düşmanlıkta yardımlaşmayın

 ve Allah’tan korkun, Muhakkak Allah’ın azabı şiddetlidir.” (Nisa ,2.ayet) 

Yine hepimizin bildiği Asır suresinde; ”Birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler.”(Ayet.3.) methedilirken, Beled suresinde;“Birbirlerine sabır ve merhamet tavsiye edenler.” (Ayet.17)  den övgü ile bahsedilir.

Bu özellikler her iki ayeti kerimede de ebedi kurtuluşun sebepleri arasında sayılmıştır. Bütün bunlardan anlıyoruz ki; iman sahibi olmak, köşesine çekilip, ”bana ne, nemelazım” demeyi değil, tam tersine, düşen kardeşinin elinden tutmayı icap ettirir.

Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hz. şöyle buyururlardı: ”Her koyunu kendi bacağından asarlar sözü yanlıştır. Neme lazım değil, bana lazım demeli

Yüce Mevla’mız bizleri başıboş yaratmamış, Rahmetinin bir tecellisi olarak, kendi yolunu bulabilmemiz için peygamberlerini göndermiş, devamında da peygamber varisi olan büyük âlimleri insanlığın hizmetine, irşat ve hidayetine memur kılmıştır.

Bütün Peygamberler insanlığa medeniyetin öncülüğünü yaptıkları gibi esas vazifeleri insanlığı Hakka davet olmuştur. Çünkü insanlığın en büyük ihtiyacı hak ile batılı ayırıp, Cenabı Hakkın yoluna girmek, orada devam edip ebedi saadeti, cennet ve cemali ilahiyi kazanmaktır.

Dikkat edilirse her gün beş vakitte, kırk rekat namazda okuduğumuz, Kur’an-ı Kerimin anahtarı olan Fatiha-i Şerife’de Mevla’mıza yönelip;

“Bizleri, nimet verdiğin (sevgili) kullarının (da) yolu olan, kendi yoluna ilet.” diye dua ediyoruz.

 Çünkü istenecek en önemli ihtiyaç Allah’ın yolunda olmaktır.

Yine bu ayeti kerimede, ”beni” değil, “bizleri” ifadesinin kullanılması, Müslümanların birbirlerine dua etmeleri, birbirlerinin hidayetleri için çalışmaları gerektiğini de anlatmaktadır.

Hadisi şerifte sevgili Peygamberimiz(sav) şöyle buyurdular:

“Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz; onu tahkir etmez.“(Sonra üç defa kalbine işaret ederek, şöyle buyurdular) “Takva, şuradadır, Takva şuradadır, Takva şuradadır. Müslüman kardeşini hakir görmesi kişiye kötülük olarak yeter. Her Müslüman’ın namusu, kanı, malı ve haysiyeti Müslüman’a haramdır.” (Müslim”Birr”,32)

Hadis-i Şerifte ise şöyle buyruluyor:

“Sadakanın en faziletlisi, Müslüman bir kişinin ilim öğrenmesi sonra da onu din kardeşine öğretmesidir.”(İbn-i Mace)